İlker Mutlu; Fenerin Büyüsü Halkevi

FENERİN BÜYÜSÜ Halkevi

Halkevleri bu yazıda sadece bir simge. Onun yıllar içindeki politik dönüşümü değil, başlangıcından itibaren gençlere olan yaklaşımı, eğitici yönü beni ilgilendiren. Yazının ilerleyen satırlarında ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Halkevleri, Kemalist devrimin halkla daha hızlı buluşmasını, memlekette yayılmasını sağlamak amacıyla 19 Şubat 1932 tarihinde resmen açılan kurumlardır. 14 kent merkezinde çalışmalara başlayıp, kısa sürede memleketin her yanına yayılmıştır. “Her halkevinde kütüphane ve okuma odası olması” gibi kuralları tüzüğünde barındıran bu kültür kurumları, bir yandan halkın aydınlanmasına öncü olurken, diğer yandan da içerdiği kol çalışmaları vasıtasıyla memlekete önemli sanatçılar kazandırmıştır. Örneğin; Sadri Alışık, Cağaloğlu Halkevi’nde tiyatroya başlamıştır. 1932-51 yılları arasında Halkevlerine ait sahnelerde toplam 386 değişik oyun sahnelenmiştir.

Burada uzun uzun Halkevlerinin tarihine, kazandırdıklarına girmek istemiyorum. Dediğim gibi, Halkevi tabirinin yerine Sanat Atölyesi, Gençlik Merkezi ya da Kültür Topluluğu da diyebilirsiniz. Ama öyle ya da böyle, bu kurum bana sanatı, okumayı, düşünüp yazmayı sevdiren bir kurum olmuştur.

Lisede okuduğum yıllarda Samsun Halkevi, şimdi kapalı olan ve o yıllarda çoktan üç film birden dönemini başlatmış durumdaki Sümer sinemasının bulunduğu sokak üzerindeki bir apartmanın bodrum, zemin ve asma katıydı. Dediğim gibi, beynimizi açmış, birçok konuya farklı perspektiften bakmamızı sağlamıştır. Yazarlar, şairler davet edilir, kendilerine konuşma yaptırılırdı. Hasan Kıyafet gelmişti örneğin. Bir sürü faaliyet vardı; tiyatro yapabiliyor, koroya girebiliyor, bağlama çalmayı öğreniyor, kitap okuyordunuz. Belli günlerde film gösterimleri de yapılırdı. Bunlarda genelde kaçak elde edildiği ve zor koşullarda kaydedildiğinden sık sık takılan videokasetler kullanılırdı. Rusça ya da Almanca, şansımız varsa İngilizce ve altyazılıydılar. Film Kameralı Adam’ı (The Man with a Movie Camera, Dziga Vertov, 1929) orada izlemiştim mesela. Le Train en Marche (Chris Marker, 1971) adında muhteşem bir belgesel izlemiştim ki, Rusya’da uygulanan sinema treni deneyimini anlatıyordu. Rusya’yı bir uçtan bir uca kat eden bir trenin her bir vagonu ayrı işleme ayrılmış şekilde tam bir film stüdyosuna dönüştürülmüştü. Yolculuk esnasında çekilen filmler aynı gün yıkanıp, montajlanıyor ve trende seyredilir hale getiriliyordu.

Bu gösterimler, sergiler ve söyleşiler kocaman giriş katta yapılırdı. Bodrum katta atölyeler olurdu, müzik, tiyatro çalışılırdı ve asma katta da kütüphane ve okuma, sohbet etme salonu bulunurdu. Buradaki kitapları üyelik karşılığında alabilir, okuyup geri getirirdiniz. Çay için özellikle ücret ödenmezdi ama kenarda üzerinde ‘Çay Parası’ yazan bir teneke kumbara durur, kalkarken onun içine bozuk para atardınız. En önemlisi, güzel, kaliteli dostluklar edinirdiniz orada.

Şimdi bu örnek benzeri, belki başka adlarda ve başka dizaynlarda kurumların yaygınlaşmasına inanılmaz ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Samsun gibi esrarın, uyuşturucunun ve gayrı yasal pek çok şeyin gençlerin etrafında (ne yazık ki) rahatça gezindiği bir ortamda, onları okul dışında da kendilerini eğitebilecekleri ortamlara yönlendirmek, boş insandan üreten insana dönmelerini sağlamak durumundayız. İleride festival fikrini oturtacak ve ilerilere taşıyacak olan, böylece bu şehri geliştirecek ve marka haline getirecek olan da bu gençler olacaktır.

Sevgi ve saygılarımla…

Beğene bileceğinizi düşündüklerimiz...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir