Kaan Ali Kolcuoğlu: DOKUZ TAHTA

Ölümün kimi ne zaman, nerede, nasıl bulacağı belli olmuyor!

Kanamalı bir hastayı hastaneye yetiştirme telaşıyla kaza yapan ambulansta veya muhteşem bir düğün dönüşü gelin arabasını ortadan ikiye biçen kamyonun altında.

Sokakta yürürken kaldırıma çıkan araba, uyurken yakalayan deprem, sel, yangın…

Gece işten evine yorgun argın dönerken bir psikopatın bıçak ucunda ya da bir köşe başının tenhalığında serseri bir kurşun!

Bir tren garında, otobüs durağında, kafeteryada bir rögar kapağında…

Burası boy vermiyor derinliğinden bana bir şey olmaz yüksekliğinde!

Maç sırasında çıkan bir tartışmada, çatıdan düşen bir kiremitten…

Veya bir karakol baskınında…

Patlayan bir el bombasında…

Atılan hain bir kurşunda…

Dünya kana bulanmakta ve her gün kendi kanıyla boğulmakta!

Ölümün kimi, ne zaman, nasıl bulacağı ve nerede son nefesini alacağı / vereceği belli olmuyor.

Pisipisine ölmek, hiçe gitmek var

Yokluğun çıkarımları uğruna kurban olmak / edilmek var.

Rant kavgalarının, savaş oyunlarının arasında sıkışıp kalmak var.

Mesela bir karikatür tasvir edilir.

İlkel çağda kalabalık bir grup aralarından birisine:

“Sen yaparsın…”
“Sen aslansın…”
“Sen başarırsın…”

“Sen bizim liderimizsin…”
Diye gaza getirip parmağını elektrik prizine sokmasını sağlarlar…
Karikatürün ikinci karesinde ise adam ölmüş omuzlarda giderken yine o bildik şak şakçıların yağdanlık seslerini duyarız

“Cesaret denilen şey bence uzak durmak kimi cesur adamların kahramanlıklarından bekleyenin varsa birde oynamak bu hayatta en korkağı en cesurdan bile cesurca”
Ölüm hangi yaşta olursa olsun ister on yedi ister doksanına gelmiş;

“Ya çok erken gitti” ya da “Daha erkendi be” hayıflanması yaşatıyor.

Ama en çokta şehit haberleri üzüyor ve acıtıyor yetmiyor kanatıp, kanırtıyor

Yıllardır bitmek bilmeyen bir savaşın; fiş almış ölüm sırasını bekleyen neferleri gibiyiz.

Dimdik gidilen, yatar halde teslim edilen!

Cenazeler geçiyor ve tabutlar diziliyor sıralı

Acılı ölümlere anlı şanlı törenler yapılıyor

Ölen ölüyor; ana “geride üç evladım var” diyor…

Balçiçek İlter’de okuduğum dizeler aklıma geliyor:

“Ben bir anne olarak şahidim ki, çıplak bir çocuk doğurdum ben…

Üzerinde hiçbir şey yoktu, Tanrı da şahidimdir!

Ne bir ulusa dair bayrak, ne kimlik, ne de üniforma…

Doğurma fiilini bizzat yapan, o mucizevî ana tanıklık eden bir anne olarak ben yine şahidim ki doğumumdan şu ana kadar üniforma ya da bayrakla bebek doğuran görmedim ben!

Doğurduğum o çırılçıplak bebek, insan soyunun genlerini taşıyor sadece.

Aklı duyguları olan bir insan…” 

Son aylarda birçok şehit daha uğurladık son yolculuğuna…

Askeri bir törenle aldık havaalanından selam durarak nasıl bilirdiniz namazına…

Bilmem nasıldı ki tanıma fırsatı olmadı!

Büyüyemedi, büyüyüp adam olamadı; annesinin gözünde o hala çocuk.

Mühendis ya da doktor olamadı!

Çocukları olamadı örneğin

Günah ya da sevaba giremedi mesela

Yaşlanamadı

Yatağında huzurla ölemedi mesela!

Helallik istendi üç kere

Helal ettİniz mi?

Helal ettiniz mi?

Helal ettiniz mi?

Helal ettik haklarımızı…

“İyi bilirdik” dedik…

Hangi hakkımız varsa üzerinde…

Alacaklı gitti bizden ve bu hayattan ama hiç çıkaramadık sesimizi…

Nasıl bilirdiniz duası eksik kalsın.
Kaç tahta dokuz doğurur?
Kaç bez?
Sesler var… Sesler…
Çocuk ağlaması, kadın içlenişi, açlık gurultusu ve çekilen tetik…

“Daha çocuktu be” hayıflanması feryat figan sesler arasında “batsın sizin bürokrasiniz” serzenişlerine karıştı…

Cılızca soldu gitti…

Mehmet de solmuştu ya ne yazar!

Yatırdık ardından usulca toprak ananın şefkatli kollarına…

Bıraktık bir başına…

Bıraktık…

Üç gün bilemediniz beş güne ne adı, ne sanı, ne ölümü hatırlanmaz ya!

Sırada daha çok ölüm var denmemesi ve olmaması ümidiyle…

Unutmadan ağlarsa anam ağlar, analar ağlar

Gerisi…

Hoşça kalın…

 

 

Beğene bileceğinizi düşündüklerimiz...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir