SİNEMADA TÜRLER-I KORKU

 

Korku sinemasının bizim seyircimiz üzerinde, 70lere kadar bir etki yarattığını sanmıyorum. Çünkü Türk seyircisinin seyir zevkini Yeşilçam oluşturmuştur ve bizde 90lara kadar korku filmi örneği eser miktardadır. Bizim seyircimiz, 70 öncesinde yabancı yapımlara tahmin edildiği kadar yakın değildi. Sinematek gibi gösterim yapan kurumlar da öyle geniş halk kitlelerine hitap etmiyorlardı.

70 öncesinden elde kalan tek yerli korku filmi, “Drakula İstanbul’da”dır.(Mehmet Muhtar, 1953). Atıf Kaptan’ın gerçekten ürkütücü Drakula tiplemesiyle akıllardan çıkmayan bir yapıttır. İlk korku filmimiz sayılan Aydın Arakon’un Çığlık’ı (1949) ve onu takip eden Orhan Erçin’in ‘Ölüm Saati’ (1954) ve Ömer Lütfü Akad’ın ‘Görünmeyen Adam İstanbul’da’sı (1955), ne yazık ki bugün kayıptır. Bunları takip eden Ölüler Konuşmaz ki (Yavuz Yalınkılıç, 1970) ve Exorcist uyarlaması Şeytan (Metin Erksan, 1974), ulaşılabilen filmlerdir. Günümüzde, özellikle cin taifesini ele alan yapımların tutulmasıyla birlikte, korku filmlerimizde bir hareketlilik görünmektedir.

 

Drakula İstanbul’da

Aslında tür, sinema tarihi kadar eskidir. Film makinesinin keşfiyle eş zamanlı olarak seyirciyi etkilemenin peşine düşen yapımcılar, hemen korku klasiklerine el atmışlardır. Edison’un Kinetogramıyla çektiği, 1910 tarihli Frankenstein, bunlardan biridir. Daha sessiz dönemde ilk klasikler verilmeye başlar. Das Cabinet des Dr. Caligari (Robert Wiene, 1920), Nosferatu (Murnau, 1922), Haxan (Benjamin Christensen, 1922), The Phantom of the Opera (Rupert Julian, 1925), bunlardan bazılarıdır.

 

 

Nosferatu

Tür, Elm Sokağı, 13. Cuma, JawsYaşayan Ölüler, Şeytan, Şeytanın Ölüsü serilerine gelinceye kadar, sürekli evrim geçirdi. Sesin gelişiyle birlikte, canavar filmleri daha etkili olmaya başladı ve Dracula (Tod Browning, 1931), Frankenstein (James Whale, 1931), The Mummy (Karl Freund, 1932), The Wolf Man (George Waggner 1941) gibi zamanla klasikleşecek yapımlar, birbiri ardına piyasaya sürüldü.

The Wolf Man

1933 yapımı King Kong (Merian C. Cooper & Ernest B. Schoedsack), dev canavarları gündeme getirdi ancak Hollywood, devamını getirmekte acele etmedi. Dünya sinemasında King Kong, karşılığını ancak 1954’teki Godzilla’da (Ishiro Honda) buldu. 50lerdeki soğuk savaş korkusu, Hollywood’da canavar filmi türünün yeniden ilgi görmesine neden oldu ve ortalığı bu türde bir sürü B-sınıfı film sardı. Bu filmler, aynen Godzilla’daki gibi, bir nükleer sızıntı ya da bir uzay saldırısı sonucunda ortaya çıkan dev, saldırgan yaratıkları ele alıyordu. Jack Arnold, bu türde filmlerin meşhur ettiği yönetmenlerdendi ve It Came From Outer Space (1953), Creature From the Black Lagoon (1954), Tarantula (1955), Monster on the Campus (1958) gibi, bazıları sonradan kültleşecek yapımlara imza attı.

Creature from the Black Lagoon

Roger Corman’ın Vincent Price gibi emektarlara rol verdiği, 60lardaki daha mütevazı Poe uyarlamalarının yeri ayrıdır. Corman gerçekten çok iyi oyuncularla çalışıyordu ve bu oyuncular o akıl almaz hikâyelere inandırıcılık kazandırmaktaydılar. House of Usher (1960), The Pit and the Pendulum (1961), Tales of Terror (1962), The Masque of the Red Death (1964) gibi yapımlar, eski Hollywood korku yıldızlarını yeniden gündeme getirerek, onlardan müthiş performanslar alınarak gerçekleştirilmişti.

 

Lee, Pryce ve Cushing!

George Romero, 1968’de çekeceği Night of the Living Dead ile hem aslında yeni bir tür olmasa da, zombi filmlerinin başka bir boyut alarak canlanmasına yol açacak, hem de bir seriyi başlatacaktı. Dawn of the Dead (1974) ve Day of the Dead (1985) ile türü yenilemekle kalmayacak, türe yeni yeni klasikler kazandıracaktı.

 

Night of the Living Dead

Daha sofistike öyküler içeren ‘60lar Japon korkuları olan Kuroneko (Kaneto Shindo, 1968), Onibaba (Kaneto Shindo, 1964), Jigoku (Nobuo Nakagawa, 1960) gibi yapımları ancak video döneminde, hatta bazılarını da DVD sonrası görebilme fırsatı bulduk. Bunları izleme fırsatı edinenler, bugünkü Uzakdoğu Korku Sinemasının vardığı yerin ayırtına daha iyi varacaklardır. Özellikle sonradan seriye dönüşen ve Hollywood versiyonu da yapılan 1998 yapımı Ringu (Hideo Nakata), gerçekten de türü baştan ayağa yenileyecekti.

 

Ringu

‘60ların sonu ve ‘70ler boyunca yapılan İtalyan zombi ve yamyam filmleri ile tür, cinsellik ve şiddet içeriğiyle iyice zıvanadan çıkmıştı. Ancak ‘70ler zaten pek çok türde sömürü filminin yaygınlaştığı (zenci sömürüsü, Nazi sömürüsü, çıplaklık sömürüsü) yıllardı ve bu şekilde seyirci profilini hayli genişlettiler. Bu sömürü yaklaşımı, bu yapımların çoğunun sonradan kültleşmesine engel olmadı. Cannibal Holocaust (Ruggero Deodato, 1980), bu çılgınlığın nereye vardığına dair iyi bir örnektir.

 

Cannibal Holocaust

Yine de bu dönemde İtalyan sineması, sömürü filmleri üzerinden ustalar çıkarmayı başarıyordu. LucioFulci, Mario Bava gibi İtalyan Giallo ve korku ustalarının filmleri, aslında çok da derinlikli olmayan, korkutarak, gererek seyirciyi etkilemeyi tercih eden ve fakat anlatıma ve biçime çok önem veren filmlerdi. Bunların arasından sıyrılan bir isim daha vardı ki, müthiş ‘Anne’ üçlemesi (Suspria, Inferno ve Mother of Tears (1977, 1980 ve 2007)) ile kült yönetmenler arasına girecekti: Dario Argento!

 

Suspria

Sonra, 1975’te Spielberg usta Jaws’ı çekti ve canavar filmlerini yeniden hortlattı. Jaws’ın kalitesine erişemeseler de her biri ürkütücü olmayı başaran, kalabalık kadrolu Piranha (Joe Dante, 1978) ve The Bees (Alfredo Zacarias, 1978) gibi filmler, fena ilgi görmediler.

 

The Bees

Bugün Uzakdoğu, özellikle Kore ve Japonya sinemaları bu konuda açık ara öne geçmiş durumdalar. Öyle ki; Amerikan sineması bile onlarla baş etmenin yolunu hikâyelerini Hollywood’a aktarıp, aslından daha cilalı uyarlamalar yapmayı denemekte buluyor. Ama pek çok tür gibi korkunun da Hollywood’dan türediğini, en azından kurallarının Hollywood tarafından konduğunu belirtelim ve adamların hakkını teslim edelim. 60ların gizli hazine Amerikan korkularının başoyuncuları Vincent Pryce, Christopher Lee ve Peter Cushing, bütün o abartılı, teatral oyunculuklarına rağmen, hangi filmleri olursa olsun, nerede rastlarsam rastlayayım filmlerini aynı keyifle izlediğim aktörlerdir. Hele karşılıklı oynadıkları filmler, tadından yenmez!

Bizim de artık cin taifesinden paçamızı kurtarıp, bize özgü, daha yerli öyküler üzerinden korku türünde kendimizi göstermemiz gerekli. Bu anlamda Can Evrenol (Baskın, 2015; Ev Kadını, 2017), hakikaten umut vaat eden bir yönetmen.

 

Baskın

Cannibal Holocaust. Sözün bittiği yer!

 

Muhteşem üçlü bir arada ()

 

 

Beğene bileceğinizi düşündüklerimiz...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir