Anlatıyorum Ama Sen Duymuyorsun

Düşbaz

Bir psikiyatri koltuğunda buluyorum kendimi

“Anlat” diyor doktor “anlat…”

“Ya da sonsuza kadar sus” diye içimden mırıldanıyorum

Ne anlatayım veya nasıl seni hiç tanımıyorum ki

İnsan yakınlarına hatta en yakınına bile anlatamazken anlatsa bile yabancı kalırken cümlelere sen beni nasıl tanımlarsın üç beş kelimeyle

Ya ben nasıl özetlerim serçelerin soğuktan donarak öldüğünü, kedinin kırık ayağını, dilencinin gözlerindeki açlığını, şehit anasının dramını, yanında vurulan arkadaşının korkmuş yüzünü

Anlat…
Oysa anlatacak ne de çok şeyim var
Yalanlar, kandırmalar, korkular
Köşe başından gelen kepenk sesini
Gereksiz korna seslerini
İş makinelerini
Zırlayan veletleri
Özlediğini söyleyen delikanlıyı bende diye geçiştiren gamsızlığa vurmuş kızı…
Gazoz kapaklarını, kuma, toprağa, değmeye hasret gitmiş ayaklarımı

Anlat…
Sen anlatır mıydın?
Anlatmaktan yorgun anlaşılmamaktan susmuş, sessizliğine kapanıp kelimelere boğulmuşken mi?
Rahipler miydi konuşmama yemini edenler?
Yoksa onlarda mı fark etmişlerdi bu dünyanın üç kuruştan mezatta gittiğini
Belki de bütün bildikleriniz yanlış ha
Erdem kelimeleri fısıldarken çaldığınızdan olmasın sakın
Namaza dururken şeytanla işbirliği yapmak veya
Korkmak mesela ani seslerden günahtan sakınmadan işlemek suçu fütursuz

Anlat…
Yoruldum da mı susuyorum acaba?
Yazmanın başı, dinlemenin omzuna daha henüz vakit varken oysa
Tabuta da konduramıyor insan kendini
Kefen, mezar ve hiçlik hesabı yaparken dağıtıp toplayamadığım hayat!
Kafamın içi karmakarışık susmak düzlemiyor yaşantımı
Acırken canım buz kesmeli bir yanım
Duygularım sıcak ama pencere açık kalmış olmalı bedenimde bir ürperti

Anlat…
En baştan mı?
Biraz geç kalmadık mı konuşmaya?
Hikaye tam olarak nerde başladı?
Anımsamak güç belki de işime gelmiyor
Hep kaçamak cevaplar bir ara konuşuruz

Bir ara…

Aslında konuşmaya değil verilen bir ara; yaşadığımız hayata
Kiminin vazgeçiş kiminin yeni başlangıçları
Ölen, doğan, seven, terk edilen, yeniden seven ve sevilen
Sonra içilen, içilen…

Sabahlar konuşur geceden kalan ekşimsi tadın gırtlağında bıraktığı tadı
Pişmanlıklar arası ve unutulmaya yüz tutmuş hatalar silsilesini de
Çıkan dünyanın çivisini yerine çakmaya çalışan parmaklarını kanatırcasına çabalayan adamlar görüyorum
Suskun, susmuş
Kiraz mevsimi de geçti
Güzdeyiz şimdi
Kışın yakındır düşmesi
Hep geç kalınmışlık ve konuşma balonları var insanların tepesinde
Oysa bir sükûta ne yaprak ne rüzgâr saklar kendini fısıldamaktan

Anlat…
Anlatıyorum ama sen duymuyorsun
Yılardır anlattıklarımı duymayan diğerleri gibi

O vakit dinle:

Yolcu gider adı bile kalmaz diye düşündü delikanlı
Sıcak bir yaz günü hastanede hasta numara sırası beklerken

Sonra karşıda ki alımlı iki güzel kızı kesti en çapkın bakışlarıyla
Kızlar onu fark etmedi bile sıcaktan

Güneş yakıyordu…
Hasta bakıcılar gölgede sigara tellendiriyordu

Güneş yakıyordu…
Sıradaki kadınlara bakıyordu diğer kadınlar
Gördün mü? Ne kadar zevksiz dedi
Çirkin olan daha az çirkin olana

Güneş yakıyordu…
Güvenlikteki bıçkın delikanlı gür sesiyle
Tekerli sıraya girin… Dedi; bozmadan sırayı…

Güneş yakıyordu…
Sıraya girildi, söylenenlerin homurdanma sesleri arasında
zaten koyun gibiyiz… Dedi delikanlı sesini duyurmaktan ürkek
biz! Dedi Neyse… Diye küçülürken
Üç nokta koydu sözüne, bıçkın güvenlikçinin gözlerinden kaçırırken kendini

Güneş yakıyordu…
İlaç kokuları ter kokularına karışırken adam saatine baktı
Yelkovan yine yenikti akrebin 12 ile olan sevişmesine
12! Dedi akrep yelkovanın rötarlı gelişine

Güneş yakıyordu…
Hasta nerede? Dedi sırası gelene fişleyen kadın
dışarıda oturu..yor .. yaş..lı.. da sözüne; gelsin… Emriyle
Kadın apar topar alındı yerinden
Getirildi fişleyen kadının önüne

Yaşlı falanda değildi kadın 72 sinde ya vardı ya yoktu…
Tamam dedi fişleyen kadın, fişledi hastayı

Güneş yakıyordu…
Hava bir garip… Dedi delikanlı başka bahara kalsın iyileşmek
ölmeden önce…

Güneş yakıyordu…
Aldırmadı… Sigara yakacaktı vazgeçti

Sustu…

İçindeki sövgü yeterince konuşmuştu
Parayla satın alınan demokrasilerden geçti önce
Har vurup harman savrulan hayatlardan
Haytalıklardan, yalandan, dolandan

Gülene ah etmekten, terini döktüğü topraklardan yetiştiremediği fasulyeden geçti

Sonra bankaların dokunulmaz zırhlarından geçti bir mızrak boyu
Fişlendi, fişlenmekten geçti!

Elini cebine attı 1 TL…

Milyarlık yatlardan, katlardan, avare düşlerden geçti
Yürüdü yol boyu bir simit tokluğuna
Doymaktan geçti kedi mırıltılarına
Doymadı

Saatin kadranı onu gösteriyordu ondan geçti
Hızlıca yol aldı
Alabildiğine kaçmak isterken bu şehirden binalardan geçti içinde vitrin süsü duranların bakışlarıyla
Göze göz dişe diş temaslardan
Kalabalıklardan, yalnızlıklardan geçti

Bir durak beklemesinde yaşadı acemice bu hayatı
Otobüse bindiğini düşledi
Elini koyacak bir yer bulamayan teyzemin bir zamanlar boyu yetmeyen küçüklüğünden geçti

Aldırmadı söylenmelere
Görmedi serseri bakışları
Kaçıncı durakta indi kim bilir
Kaçıncı kez
Kaç-lardan kez-lerden geçti…

Bir otobüste düşledi kendini gidemediği tüm uzaklara
Gitmekten geçti

Sıvası dökülüyordu dokunduğu şeylerin
Dokunmaktan geçti
Boyalı bir yaşamı siyah yaşamaktan geçti
Bir sese irkildi
Kapısı açıldı otobüsün
Kim bilir bindimi?

Hoşça kalın…

Beğene bileceğinizi düşündüklerimiz...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir