KADIN OLSAYDINIZ ANLAR MIYDINIZ/ SEMRİN ŞAHİN

İnternette bir video gözüme ilişmişti. Ormanlık bir manzara görüntüsü vardı ekranda. Netli­ğini ifade ede­bilmek için “Cam gibi” deyimine tam örnek bir resimdi bu. Daha sonra bilmem kaç megapiksellik bu görüntüde ayrıntılara doğru bir akış başladı. Ağaçları, çalıları, dalları, bu­dakları derken kocaman bir uçurumun ağzında sivri, kocaman, kayalık bir tepenin üzerin­de oturan adrenalin tutkunu bir insan geldi ekrana. Hayret edilecek derecede net ve te­mizdi gö­rüntü. Mikroskop altında gö­rünmeyi görünür eden bir düzenekle karşı karşıyaydık sanki.

Öykü, yaşamın bire bir de olsa, kurguyla da olsa dile getirilişi olarak tanımlanır. Kimi öykücü görünen manzara üzerinden yazar öyküsünü. Derinliklerindeki uçurumun ucundan kendi dünyasını yaşayan o yalnız kişiyle ilgilenmez. Kimi, manzarayı yavaş yavaş terk ederek iner yaşamın derinliklerine doğru.  Ve o uçuru­mun ağzında bilmem hangi duygularla ve bil­mem hangi gizemli sarhoşluklarla kendinden geçip dünyaya meydan okuyan o insanı başlar ayrıntılı bir biçimde didiklemeye.

Bu bir bakıma yaşam denen gerçeğin ufacık bir bölümünün masaya yatırılıp misroskop merceğinden izlenerek kayıt altına alınmasıdır. Semrin Şahin de yaşamın fark edilmeyen kü­çük kesitlerine el atıp ayrıntılı merak duygusunu uyararak ve duygusal bir yü­rekten süzerek iliştirir sayfalarına. Onun öykülerinde kişiler bile ayrımlı yanlarıyla, duygusal yoğunluklarıyla psikolojik ayrıntılarıyla bedenlenir. Dış görüntülerden çok iç çözümlemeler öncelikli olarak dile getirilir:

Örneğin:

hayaller düşlere dönüşmeden mi insan vazgeçer. Yoksa yaşın getirdiği olgunluk umut­ları süpürürken hayalleri de mi götürür? Yüzündeki ince çizgilerden belli yanıtı. Bakışla­rın sönük, gözbebeklerin ardındaki derin umutsuzluk. Ruhun bir prizmadan geçmiş ve sen saklı­yorsun bunu.”

Sanatçı her ne kadar “Yazdıklarım benim yaşamım değil, hepsi birer kurgudan ibaret­tir…” diye savlasa da bunun böyle olmadığını kendisi de bilir. Belki açık ve net olarak görün­mese de kaleme alınan yapıt yaratıcısının izlerini taşır.

Tasavvufa göre insan, Tanrının özünü içinde taşır. Bu özün zıtları da verilmiştir ona. Dış­tan baktığınızda kötülükler, çirkinlikler ve günahkârlıklar içinde yüzen zayıf bir varlık olarak görünse de özündeki güç sınırsız Tanrısal bir güçtür. Yapıt yazar ilişkisi de böyledir. Bu yö­nüyle “Kadın Olsaydınız Anlar mıydınız” öykü kitabında Semrin Şahin’in duyarlı, ezgin ama savaşımcı yüreğini apaçık görmekteyiz.

Toplumu baskıcı yöntemlerle idare etmeye çalışan işbirlikçi sömürü düzeninin uşağı yö­neti­cilere başkaldırısı her satırda kendini belli eder.  Açıkça demese de yüreğinize, damar­ları­nıza ve en küçük hücrelerinize bu sızıyı duyumsatır.

Sorunların nedeni olmadığı halde sorunlarla iç içedir hep.  İnsanlar aç kalmasın ister, ço­cuklar ağlamasın, kadınlar ezilmesin, aşağılanmasın, öldürülmesin ister. Her noktada so­rum­luluk yüklenir üstüne.  Susanlardan olmamanın sorumluluğuyla sarılır kalemine. Elinden geldi­ğince, dilinin döndüğünce sorumlu aydın olmanın duyarlılığıyla örüverir öykülerini. Öyle akıp giden macera dolu olayların aktarımı öyküler değildir onunkiler. İnsan ruhu, bilinci ve alabildiğine derin psikolojik dünyasıyla biçim bulur öyküleri. “An” dediğimiz zaman için­deki minnacık bir kesitin dantel dantel işlenen ayrıntılarını, en ince biçimde gözler önüne se­ren bir anlatımın mimarıdır Semrin Şahin.

Öykülerini okuduğunuzda ummanlar aşmazsınız, kentten kente uçmazsınız, olayları ala­bildiğine devinimli bir biçimde yaşamazsınız; ama ol­dukça dolu, doygun ve daha bir derin düşüncelerin ağırlığıyla kalkarsınız masanızdan. Olayların peşinden merakla  koşuştur­maz sizi bu öyküler. Doğrudur yine de bir yönelim, bir gidiş, bir gezi vardır bir yerlere. Ama bu gidişin mekânı insanın uçsuz bucaksız iç evrenidir. Semrin Şahin, işte bu uçsuz bucaksız ev­renin hem gezgini, hem kaşifi hem de orda mekan tutan çevre sakindir.

Dikenli, taşlı, kurak ve acılarla bezenmiş bir yoldur bu. Acı çekenler vardır. Acı ve­renler yanı başındadır. Çarpık düzenin insanlara dayattığı bu çileli yaşam biçimindeki adalet­sizlik karşı­sında ezilenden yana olmanın dirençli bir kişisi olarak kendi safını seçer. Gücünü kale­minden alır. Sistemsizliğin dayatıldığı bu düzene başkaldırı bir savaşsa, bu savaşın en kutsal silahı da kalemidir öykücünün.  Bunu öykülerindeki her satırda bazen açık bir biçimde çoğu da öykü içine serpiştirilerek eritilmiş düşünceler biçiminde görebiliriz.

“Kadın Olsaydınız Anlar mıydınız” on iki öyküyü içeriyor. Altmış dokuz sayfa ve Ala­karga yayınları tarafından 2014 yılında yayınlanmış.

 

İlk öykü “Ölüm Kuyusu/ s9 adını taşıyor. Son zamanların toplumsal kangren yara­ların­dan biri olan yer altı maden işçilerinin yaşamlarına parmak basıyor. Soma’da ölen yüz­lerce kömür işçisinin ruhlarına sinen çaresizliği; bile bile ölüme gidişin onursal fedakârlığı ve çoğu kez yaşama gözyaşlarıyla bezeli; ama alışkın bir baş eğişle bakışın izleri yoğun olarak hakim­dir öykünün içeriğine:

Ya dedem gibi babam da derdim içimden. Ya onu da maden alırsa..,/ kömür ölüm de­mekti senin için./ ölüm kokuyor her yan, isli bir ölüm…”

Yine de bir sorgulama içindedir kahraman. Aslında tüm gerçeklerin içinde ve de olan bitenin farkındadır.

       “Ama ben biliyorum ki kader değildir ölüm. İç içe geçen soğuk bir zaferdi ihmalkâr­lık.”

      Ama her şey bile biledir, göz göre göredir.

 Kahramanlar hep bir çıkmaz içindedir. Ve hepsi de çaresizliğin acıtan döngüsünde bu ka­derimdir diyerek yavaş yavaş salar kendini o öğütücü kader sarmalının keskin dişleri ara­sına. Baba grizu faciasında ölür. Birkaç gün yas tutulur falan derken gerçeklerin o buz gibi soğuk yüzü bir sabah çalar kapıyı. Baba ölür işi oğluna kalır. Artık ölüm sırası oğluna gelmiş­tir. Or­tada doyurulması gereken bir aile vardır ve artık sorumluluk üstlenmenin zamanıdır.

       “Erkek adamın anasına bakması lâzım geldiğinden dem vurdu. Sustum. “Babanın işi seni bekler.” dedi.

Acılar, hüzünler, çaresizlikler bir ana yüreği doygunluğuyla oldukça yoğun duyguları içerecek bir biçimde aktarılmıştır satırlara. Toplumcu gerçekçi bir bakışın olmazsa olmazı olan ezenden değil, ezilenden yana olma ve kavganın en ön saflarında onlarla el ele kol kola insanlığın savaşını verme tutkusu hiç eksilmez öykülerinden. Ayrıntılı ve nesnel sayılabilecek  durum tespitleri yaparken bile yönünü ve safını belli etmekten kendini sakınmaz. İşte bu yüz­den betimlemelerindeki kişilik çözümlemeleri alabildiğine ayrıntılı ve kendi yaşamından dev­şirilmişçesine canlı ve hareketlidir.

Çoğu yerde böylesine kristalize bir biçimde aktarılan duygular şiirsel bir anlatımla imgeli dizelere de dönüşür:

       “Gecenin karanlığı büyürdü içimde…/ hüzünler asi, yakıcı; gün ağır, rutubetli…/ ölüm kokuyor her yan, isli bir ölüm “

    

 “Kayboluş/ s13 ” adlı öyküsünde belli bir olay yoktur. Yalnızca bir kadındır konuşan. Yoksa er­kek mi demeli? Aslında her ikisi de. Aslolan insan değil midir? Dış betimlemeler yoktur. An­latı­cının dış görünümü hakkında herhangi bir anlatım yoktur. Olanı da: “Gözlerin­deki si­yah pı­rıltıdan, dudağının kenarındaki yamuk çizgiden, titreyen ellerinden…” cümlele­rinden iba­rettir.

Sanki bir bedende iki insan konuşmaktadır. Ama aynı dilden konuşmaktadır. Yaşam hep tek­düzedir. Öyküye adını veren başlıktan da bunun bir kayboluş öyküsü olduğu belirlen­mek­tedir. Ertelenen mutluluklar, yaşanan umutsuzluklar, isyanlar, yaşanan aykırılıklar, sonra içten içe yapılan hesaplaşmalar. Bütün bunlar insan denen bu alabildiğine karmaşık yapıdaki canlı­nın özünden kopartılarak istemediği bir yaşam girdabı içinde un ufak edilerek yavaş ya­vaş kay­boluşu dile getirilmektedir.

İki farklı kişi konuşuyor olsa da bu iki kişinin aslında aynı bedende yaşadığı ve ona yaza­rın kendi sorgulamalarıyla can verdiği duyumsanmaktadır içten içe.

“Bu bencillik belki de buyurganlaştırıp süreğen mutsuzluğa sevk etti seni. Bunlar senin dü­şüncelerine ters bilmez miyim? Bireyselliği toplumsallıktan öte tutuyorsun bütün bencilli­ğinle. Ama bana göre büyük bir yanlış bu.” Cümleleri yazarın öyküye özellikle yerleştirdiği iki farklı dünyanın kavgasından yansıyan aşılamaz çelişkilerdir. Yazar tarafsız görünse de karşı yanı bireysellikle suçlayıp karşıt düşünce olan toplumculuk olgusunun yanında kalemini ko­numlandırıyor. Toplumculuk/bireycilik çelişkisinin aktarımında: “Bireyselliği toplumsal­lıktan öte tutuyorsun bütün bencilliğinle. Ama bana göre büyük bir yanlış bu.” Sözleriyle kendi ya­şam görüşünün derinliklerin kök salan düşüncelerini karşı yandaki kahramanı hırpa­latarak açık ediyor.

 

       “sanrıların gölgesinde/ s17 öykü yine bir kadının acıklı yaşamını anlatıyor. Arife, ruh­sal yıkıma uğrayarak hastalanmış biridir. Çocuğunun ölecek olması düşüncesi onu çılgına dön­dürmekte­dir. Hastaneye yatıp tedavi olma düşüncesine de çılgınca bir direnişle karşı koy­maktadır.

Her ne kadar psikolojik sıkıntıları bir kadının abartılı korkuları derinlemesine anlatılı­yormuş gibi görünse de, yazar açık etmese de inceden inceye mesajını da yerleştirir öyküsü­nün kılcal damarlarına. Kahraman bir kadındır ve yaşam içinde ezilen, küçümsenen, kendi özüne uygun kimliği hep kısıtlanandır. Bu yüzden yaşanır bu yürek burkan öyküler. Kadının hastalığından söz edilir; ama arkasındaki sorunlar yumağı açıkça söylenmese de okuyucunun bilinçaltına işlenir inceden inceye.

 

       “sayıklama/ 23öyküsünde bu kez ruhsal sağlığını yitiren ana/oğul ikilisi kahraman ola­rak karşı­mıza çıkar.

 

“Halatı kesmeye çalışan bir bıçak sesi duyuyorum önce… /  Annemin bu halleri o lanetli de­niz kasabasında başladı biliyorum…/  başı kopmuştu babamın ve ölümüne iş kazası dedi­ler…” Babaerkil bir ailenin yaşam savaşında babanın bu savaşı ölümlü bir kazayla yitirme­siyle başlar öykü. Çocuk bu ağırlığın altında ezilmiştir. Bir zaman sonra aslında babasının öldürüldüğünü ve katillerini öldürüp intikamını alması telkin edilir ona. Daha çocuktur, ya­pamaz. Bu haber anneyi ve oğulu psikolojik açıdan alabildiğine hırpalar ve ruhsal yıkılışın derin kuyularına daha bir batırır. Öykü bu iki kahramanın yavaş yavaş yok oluşunun öykü­sünü acıklı ve derinine iç çözümlemelerle aktarır okuyuculara.

 

Yazar:“Başı kopmuştu babamın ve ölümüne iş kazası dediler.” cümlesinde asıl söylenmek isteneni vurgulamaktan geri durmaz. Tedbirsizliğin, vurdumduymazlığın ve insan yaşamına karşı duyarsız kalan kapitalist düşüncenin aymazlığı ağırlıklı olarak belirtilir. Bu bir toplum­sal sorundur ve görmezden gelinemez düşüncesi küçücük bir cümleyle; ama sorumlu bir yazar duyarlılığıyla öykünün ana düşüncesine hakim kılınır.

 

     

 

 

 

 

 

 

 

  “buğu ve koku/ s29”

 

Babasının ölüm döşeğinde olduğunu öğrenince yıllar önce terk ettiği evine ve ailesine dönen bir adamın geçmişe olan özlemini anlatır yazar. Geçmişini sorgulayan anla­tıcı/kahraman babasının son nefesine yetişemez ve dağılan ailesini toparlamaya çalışır. Anne­sine kol kanat germesi gereken kişi kendisidir artık:

 

       “Annem yanıma geliyor. İyi birer anne baba olmadıklarının farkında… Bense iyi bir ev­lat düşüncesinden soyunalı yıllar olmuş. “Ne zaman gideceksin?” diyor/ … Sen kovana kadar kalırım istersen, diyorum.

       Aynalar parlıyor her yerde. Ben pencerelerde bir damla su oluyorum, annemse koku… Buğu ve koku karışıyor birbirine. Ansızın toparlıyor rüzgâr bizi.”

 

      Öyküde betimlenen eşyalar bile insan ruhunun birer aynası gibi öylesine kanlı canlı bir biçimde yan­sırlar satırlara. Gözlemci bir bakışla kolayca seçebilirsiniz bu gerçekliği.

 

yanında duran altın mineli boyun saati, sedef kakmalı yüzüklük asil bir hayattan ge­riye kalanları yansıtıyor. Sahipsiz kalan durağan eşyaların yalnızlığını mı, yoksa insanların yok oluşu karşısındaki acizliğini mi gözler önüne seriyor ….s/30

 

 “ses/sizlik/ s35

 

Öyküde psikolojik rahatsızlıkları olan bir kızın sanrılı yaşantısına ortak oluruz. Sesler duyar kız. Annesini, kardeşi Hayri’yi intihar etmeye zorlayan şey onun etrafındadır şimdi. Bir babası bir kendisi kalmıştır geride.

       “Gelecekler…” diyor içimdeki ses. “Bu sefer baban için gelecekler…” Kız hep bun­dan korkarak yaşıyor ve onları görüyor etrafında. Seslerini duyuyor ve “Ses/sizlik” deyip kaçı­yorlar diyor.

 

Yine çaresizlik içinde bunalımlarla boğuşup ruh sağlığını yitiren zavallı bir kadındır öy­künün kahramanı. Beyinsel aktivitelerindeki bozulmalar yüzünden psikolojik krizlere girip sanrılar (halüsinasyonlar) görmektedir. Tedavi yöntemleri de bilgisizliğin ve çaresizliğin yol verdiği ölçüde başkalarının sömürüsüne açık bir biçimde uygulanır. Bu yöntem çağın gereği olan hastane ya da doktor kavramlarıyla değil, üfürükçü hocaların sömürüleriyle bulandırılmış sapık üfürükçü yöntemleridir.

       “Hoca Efendi, gün aşırı uğruyor; ama bir gram iyileşme yok./  … Eve gelen hocaya söy­ledim sonunda, onları sürekli gördüğümü. Tespihini daha hızlıca çekmeye başladı.”

Çevrenin bakış açısı da önemlidir bu arada. Kahramanın hastalığına bir deva bul­maktan öte başka konulardaki düşünceleriyle katılırlar öykünün akışına.

       “Kimse evlenmez artık bununla…/ her gece odunluğa gidiyormuş baksana! Kim alır bunu!”

Öykü bu anlamda sanrılarla örülmüş olay örgüsüyle merak unsurlarını ön planda tutmayı ba­şaran bir öyküdür.

 

       “bir bilseniz/ s39”

 

       “Bir Bilsenizdiyaloglardan oluşan bir öyküdür. Yatalak bir adamla karısı arasında ge­çen olaylar sadece konuşmalarla okuyucuya verilmiştir. Böyle olunca da okuyucu boşluk­ları zihninde kendisi tamamlayarak öyküye aktif olarak katılır.       Öykünün kahramanı

İsmet Efendi yatalak bir hastadır. Bakımı karısının üzerindedir. Karısı, görüntüde onu hoş tutmaya çalışsa da özde bir an önce onun ölümünü beklemektedir. Kocasının ölümü bir kur­tuluş olacaktır onun için. Kadın kocasının ölümünü bekler, adam ise karısının yaptığı her şey­den haberdardır. Hastalığından çok,  sık sık tanık olduğu bu durumlar yaralar İsmet Efendi’yi.

       “Eski karın hiç aramıyor. Çocukların da. Bana muhtaçsın muhtaç, kabul et. Ne tehditi. Ben tehdit etsem böyle mi ederim. Seninle oyalanmam. Şimdi yat uyu. Misafirim gele­cek.”/ Öldün mü yoksa. Öldü mü şimdi bu? Kurtuldum mu yani? Şükürler olsun! Ohhhh!

Ne mi dedim, bir şey demedim. Ah İsmet Efendi! Korkuttun beni, sana bir şey oldu san­dım./ Ah İsmet Efendi ahhh! Öldü sandım. Ne de korktum bir bilseniz…”

 

       “herkes adına ölmek/ s43”

 

Gezi direnişçilerine ithaf edilen bir öyküdür.  Öykü boyunca en son ölen çocuk dire­nişçi­nin diğerlerine katılması yine sadece konuşma yöntemi kullanılarak yorumu okuyucuya bıra­kılmıştır. Yazar tavrını net bir şekilde ortaya koyar bu öyküde.

       “Belki de kendi seçimlerimiz herkes adına ölmek. Sen ve diğerleri gibi… Bizim içi­mizde ya­nan ateş bütün yüreklerde aynı anda parlayıp çoğalıyor aslında. Bundan belki de direnen­ler hep en önde ipi göğüslüyor.”

        Ortada bir direniş vardır. Baskıcı yönetimlere, sömürüye, adaletsizliklere, özgür bir dünya özleminin karşısında duranlara karşı verilen bir direniş. Ucunda hapishaneler, işkence­ler, daha da ötesi ölümler vardır. Bütün bunlara rağmen bu direniş safını oluşturanlara zorunlu bir görev gibidir bütün bunlar.

       “Aydınlığı gören gözlerin, karanlığı ışıtma görevi var, derler. Ne kadar gerçek.”

Satırlar ilerledikçe bu ülküler uğruna ölüme gidişler daha bir yüceltilir:

       “Aslında yaşam da biz de kazandık. Milyonlarca yürekte yaşıyoruz, bu en büyük ka­zanç değil mi?

Öykünün sonu ölenlerin aslında yaşadığı savıyla noktalanıyor. Hatta “ölüm” öyle sı­radan bir söylemle değil destansı ve şiirsel bir dille ve de doğanın tüm benliğiyle derinine iç­selleşti­rilerek kutsanıyor.

“Güneş doğdu. Işıl ışıl ortalık… “Çocuk yaşıyor.” dedi çiçekler.

       “Hayır” dedi kelebek.   

       “Yapraklarımda…”dedi ağaç.

        Rüzgar hafif hafif neşeyle esti: “Yaşıyorlar aslında!”dedi.  

 

       “Kadın Olsaydınız Anlar mıydınız?/ s47” kitaba adını veren öyküdür. Bir kadının aile içeri­sinde ve toplumda yaşadığı öteki cins olmanın zorluklarını anlatmasıyla feminist izler taşır. Erkekleri ve hayatı sorgular kadın. Boşanmak için karşısına çıktığı hakime de sorar : “Kadın olsaydınız anlar mıydınız Hakim Bey?”

Bu soru, öykünün özetidir de bir bakıma.

Evrenin var oluşundan bugüne insani kimliğiyle toplum içindeki yerini bir türlü kaza­na­mayan kadının, yazarın dilinden bu olguyu sorgulaması ve sesli bir biçimde dile getirmesi­dir. Bu kadın gözünden bir sorgulamadır. Ataerkil aile düzeninde evlilikler ve kadının edilgen bir konuma tıkıştırılması, yazarın bu öyküyü kaleme almasındaki en önemli etkenlerden biri­dir.

       “Neden kadınlar değil de erkekler özel ilgi istiyorlar? Neden gitmesinden korkulan hep erkekler oluyor? Niye:”Kadınınızı kaybetmemek için…” diye başlayan bir yazı yazılmı­yor?”

     

        “çatısız evler diyarı s/53”

Çocukluk dönemlerinde yola ayrımsız çıkanlar, ülkenin içinde bulunduğu iki yüzlü yaşam kavgasının etkisiyle bir bir farklılaşmaya başlar. Siyasi kirlilik lanetli bir leke gibi çöreklenir eski dostların yüreklerine. Öykü kahramanının iç konuşmaları biçimiyle verilen bilgiler bu çözülmeyi ve nefretlerle beslenen bu birbirinden uzaklaşmaları açık ve net biçimde ortaya konur.

       “Omzunda Elif için ağladığım gün, onun hep yanımda olacağına, yollarımızın hiç ay­rıl­mayacağına ne kadar inandırmıştım kendimi.”

       “Eski komünistlerin hiçbiri yok ortalıkta” diyor, başını memnuniyetle sallarken. Tik­sini­yorum. Hangi ara karşıt düşünceleri benimsedik? Bilmiyorum.

       Net olarak söylenmese de on iki Eylül öncesi yaşanan toplumsal örselenme­ler/yaralanmalardan söz edilmektedir. Çocukluklarında dost, kardeş gibi yaşayanlar zamanla sağ ve sol kavramlarının bir yanında saf tutarak karşı tarafı düşman olarak bellemişlerdir. Ya­zar, karşıt olduğu düşünceye öfke kusup kinle sarmalanmış sözler sarf etmiyor; ama hangi yanda olduğunu duyumsatırken, ortadaki adaletsizliklere parmak basarak, sömürü düzeninin yanı başında ezenlerin, ezilenlerin  en açık ve en çıplak gerçeklerle bezeli fotoğraflarını da ortaya koymaktan geri durmuyor. Bu arada dünün sağ/sol kavramlarıyla bölük pörçük edilen toplum katmanları dinci/ inançsız ikilemiyle hırpalanmaktadır. İnsanlar yine aynı biçimde birbirinden uzaklaşıp yabancılaşmaktan kendilerini alıkoyamamışlardır. Sömürü düzeninin dünü sağ/sol kavgası bugün yerini inançlı/inançsız saçma düşüncesine terk etmiştir.

 

       “Güneşin Toprakları/ s57”

 

       Bu öyküde, kaçırılan bilgi ve sanayi devrimi çerçevesinde Köy Enstitüsü ülküsü konu edilerek irdelenir.. Çocukla­rını Köy Enstitüsüne gönderecek olan Hanife’nin öyküsünü duy­gulana­rak okuruz. Vali’nin odasında halı var diye kirletmemek için ayaklarındaki lastikleri çıkartıp girerler odaya. Türk köylüsü onurlu ve düşüncelidir. Bize ters ve garip gelse de dev­lete ve onun temsilcilerine bir saygının ifadesidir bu yapılan.

Tepeden tırnağa yoksulluktur betimlenen. Ayrıntılı, tüm acınası fotoğrafıyla ve çare­sizli­ğiyle.

       “Çitilerken kesilmesin diye donların lastiklerini söktü. Leğene koyup kül serpti üzerle­rine.”

       Köy Enstitüsüne yazılmak da çaresiz bir yoksulluğun dayatması sonucudur. Köylüle­rin ve okula yazılacak öğrencilerin iç dünyalarındaki duygusal çalkantılar ve dış betimlemeler ayrıntılı bir resim özeniyle aktarılıyor satırlara.

       “Üç çocuğunun geleceğini düşünmesi gerektiğini bilmesine rağmen içi yandı.

        Muhtar boğuk, sert bir sesle: “Mustafa öldü” dedi.”Sen hastasın”

       Bütün bu olumsuz aktarımlara rağmen öykünün sonu umuda ve inanç dolu güzel dü­şün­celere bağlanır.

       “Güneşin toprakları insanlarıyla daha çok aydınlanacaklardı artık. Issız, sessiz, de­rin….Çağlayacaktı aydınlık”

       Bu, yazarın ülküsüydü biraz da…

      

“Bahar Geçiyor Gönlümden/ 65” öyküde evde kalmış bir kızın duygusal gelgitlerine şa­hit olu­ruz. Hayatı algılamasına ve evin içerisinde iç dünyasında yaşadıklarını anlatır anlatıcı. Sor­gular hayatını kız:

       “İnsan bazen yıkımları uysallaştırmayı, günlük hayatın sıkışık duvarları arasında bir yol bulmayı, acı karşısında kendisi olmayı beceremez. İşte ben de bunu beceremiyorum. Her er­keği potansiyel koca gözüyle görmekten vazgeçemiyorum.”

 

Öyküler dönüp dolaşıp insana açılır. İnsani duyguları kapsar. Her bir öyküde kendi­miz­den bir şeyler buluruz.

 

Zekeriya Çavuşoğlu

 

 

 

 

Beğene bileceğinizi düşündüklerimiz...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir