KARADENİZ’DE EDEBİYAT DERGİSİ ÇIKARMAK VE SAMSUN SANAT DERGİSİ

Share

Samsun Sanat Dergisi’nin doğum yeri, Bankalar Caddesi’nde bulunan Modern Fen Dershanesi’dir. Kazım Memiç’in o yıllarda bu dershanenin bir öğretmeni olması benim de bu dershaneyle sık sık yolumun kesişmesine neden olmuştur.

Kazım Memiç’le uzun yıllara varan bir dostluğumuz vardır. Yüzüncü Yıl Lisesi’nde birlikte çalıştık uzun yıllar. İkimiz de edebiyat öğretmeniydik. Her gü­nümüz beraberdi okulda. Bunun dışında sanatsal etkinliklerde de yine beraberdik. Ka­zım Memiç, gün geldi emekli oldu. Ardından da dershane öğretmenliğine geçti. Artık zamanımızı birlikte değerlendirdiğimiz günler geride kalmıştı. Ne o, ne de ben sanatsız duramazdık. Sonunda kolayını da bulduk. Ben okuldan sonraki zamanımı dershaneye taşıdım. Derslerim bitince orda aldım soluğu. Her ne kadar zamanı kendimize uyduramadıysak da biz zamana uyduk ve sanatsal çalışmalarımıza orda devam ettik.

Sanat açısından hangi etkinlik yapmışsak hep beraber, hep omuz omuza ve emek birli­ğiyle başarılmıştı bu işler. İmza günlerimiz, şiir dinletilerimiz, televizyon ve radyo prog­ramlarımızda hep birlikte olduk ve bugüne kadar da kopmadık bir birimizden.

Bir edebiyat-kültür dergisi düşlerimizi süsleyen bir güzellikti. Uzun zaman bu konuları söyleştik durduk. Bir gün konuşmaktan sıkılacak gibi olduk galiba; “Hadi bakalım, bu kadar konuşmak yeter, artık eyleme geçme zamanı geldi de geçiyor bile…” dedik ve işe sarıldık tüm gücümüzle.

Derginin adını  “Damla” olarak önerdi Kazım Memiç. Ben başında mutlaka Samsun adının bulunmasından yanaydım. “Samsun Sanat Dergisi” adını önerdim. Başlarda bu düşünceme “yerel bir ad” olmasın, biz ulusal çapta bir dergi çıkarmak için yola çıkmalı­yız, düşüncesiyle karşı çıktı. Bütün bunlara rağmen düşüncemi inatla savundum. As­lında benim de aklımdan aynı düşünceler geçmiyor değildi. Ama mademki yerelden ulusala doğru yol alacaktık, bırakalım adımız yerel, yolumuz ulusal olsun dedim. Biraz huysuz ve inatçı biri olmamdan mıdır; yoksa Kazım Memiç’in uyumlu, munis kişiliğin­den midir nedir bilemem, fazla ısrarcı olmadı ve bu huysuz adamın önerdiği adı kabul etti.

 

Şimdi iş derginin ambalaj kısmına gelmişti. Öncelikle güzel, albenili bir kapak çok önemliydi. Amatör bir elle düzenlenecek bir kapak daha işin başında başarısızlığa iterdi bizi. Ne olursa olsun bir profesyonelin eli değmeliydi dergimizin kapağına. Bu amaçla arayışlara başladık. Bu konuda yetkin bir kişi olan Hasip Pektaş öncelikli olarak aklı­mıza gelen isimdi. Ondokuzmayıs Üniversitesi Resim Bölümü öğretim görevlilerin­dendi. Aradık, sorduk ki kısa bir süre önce Ankara’ya taşınmış. Anladım ki, o koskoca­man yelkenlisine Samsun taşrasının suları pek sığ gelmiş, o da fazla ısrar etmemiş, çe­virmiş rotasını Ankara’nın derin sularına. Böylelikle sanatına ve sanatçısına destek açı­sından oldukça cimri davranan Samsun, çok önemli bir değerini daha Ankara yollarına uğurlamış farkında olmadan.

İyiden, güzelden ve kaliteden yana ol­dukça saplantılı bir inatçılığım vardı. İyiyi bulmuşken, yenisini aramaya gönlüm razı gelmedi. Bu işi en iyi o kişi yapacaksa, iş mutlaka ona yaptırılmalıydı. İşi fazla uzatmadım. Hazır bu yola adımlarımızı atmışken, geriye dönüş gemilerini de iyice bir yakıp kül etmişken, ver elini dedim Ankara.

Adını hep duyuyordum, sanatı hakkında bilgiliydim. İşinin ehli, saygın ve usta bir sa­natçıydı. Yapıtları aracılığıyla sanattaki yetkinliğine tanıktım; ama öyle yakinen bir gö­rüşmüşlüğüm, dostluğum yoktu kendisiyle. Ankara’ya indiğimde ikircikli duygular içindeydim. Ya beklediğim yakınlığı göstermezse, ya kendini beğenmişlik yapıp yaptı­ğımız işi küçümserse, ya… Ama yine de sonunda güzel bir insanla, güzel bir dostluk kurma olasılığı da güzel bir beklentiydi. İşte böylesine duygular içinde telefon ettim Hasip Pektaş’a.  Kızılay’da bir pastaneye buyur etti beni. Daha ilk karşılaşmamızda, içimdeki tüm olumsuz duygularımı silip yüreğimi ak pak etmişti. Çayımdan aldığım ilk yudumla yorgunluğum bedenimi terk etmiş yüreğimin derinliklerinden bir huzur dalgası yalım yalım uç vermeye başlamıştı.

Alçakgönüllü, güngörmüş, hoş sohbet bir insandı. Samsun’dan, ortak dostlardan, şurdan buradan derken asıl konuya giriverdik. Kendinden ne istediğimizi sordu. Bir dergi kurma aşamasında olduğumuzu, her şeyin son aşamaya kadar getirildiğini; ama derginin en önemsenmesi gereken yanının da kapak düzenlemesi olduğunu aktarıverdim bir çır­pıda. Ardından da ekledim: “Kapağa mutlaka yetkin, sanatçı bir elin değmesini istiyo­ruz. İçteki yazılar, şiirler ne kadar kaliteli olursa olsun, kapak albenili olmadıktan sonra hiçbir işe yaramaz, düşüncesi beni buralara kadar getirdi. Kapak kompozisyonumuzun sizin elinizden çıkmasını istiyoruz. Bu konuda bize yardımcı olur musunuz? Sözümün sonunda emeğinin karşılığını da vereceğimizi söyledim. Gülümsedi: “Zekeriya Bey, sen şimdi benim toprağımdan kalkıp buralara kadar gelmişsin. Bir de orada kültür ve sanat dergisi çıkartmak için kollarını sıvamışsın. Bunun için hiçbir maddi kazancın ol­mayacak ve ben kalkıp senden maddi bir karşılık bekleyeceğim, öyle mi? Siz yolunuza devam edin. Beni de kendinizden sayın. Kapak kompozisyonu en kısa zamanda hazırla­nıp size ulaştırılacaktır. Bu konuda hiç sıkıntınız olmasın.” Mutluluğuma diyecek yoktu. Kapak kompozisyonu bir yana iyi bir insanla tanışmıştım ve artık bir dostum daha ol­muştu bundan sonraki yaşamımda. Bundan daha büyük mutluluk, bundan daha büyük zenginlik olabilir miydi?

Ankara’da işim bitmişti. Mutlu ve huzur dolu bir yürekle artık Samsun’a dönebilirdim. Şimdi düşlerimizin gerçekleştirilmesi aşamasının son noktasına adım atmıştık.

Salem Dershanesi sahibi Mustafa Koldere de derginin sahipliğini üstlenmişti. Hem maddi yönden desteklemişti bizleri hem de dershanesinde küçük bir odayı derginin bürosu olarak bizlere tahsis etmişti. Bu küçücük, rahat ve huzur dolu odamızda dergimizin ilk çıkışını büyük bir heyecanla başarmıştık. İlk sayımızın kapak resmini duvardaki panoya iliştirince dünyalar bizim olmuştu sanki. Daha sonra bu oda boyundan büyük işlere imza atarak tüm sanatçı ve sanatseverlerin buluşma adresi olarak önemli bir görevi de üstlendi.

Şimdi adam gibi bir kültür ve edebiyat dergimiz vardı ve bunu daha da tanınır kılıp Türkiye’nin önemli sanat ehli insanlarına da ulaştırmamız gerekiyordu. Samsunlu sanatçılar kısa zamanda dergimiz etrafında toplanmıştılar bile. İlk sayımızı Türkiye’nin her yanındaki diğer kardeş dergilere ulaştırmaya başladık. Başarılı da olduk bu işte. Onlar bizim bu çabamıza önemli destekler verdiler. En azından kendi dergilerinde bizlerden söz etmeleri oldukça ince davranıştı. Ardından bizi duyan sanatçı dostlardan ürünler gelmeye başladı.

Böyle işlerde adı pek önlerde olmayan hamal kimlikler pek önemlidir. Ben tepeden tırnağa hamaldım zaten. Reklam işleri yapan bir işyerinde Salih Temiz adında bir gençle tanıştım. Büyük bir hevesle yardımcı olmuştu bize. Şiire de meraklıydı. “Bir ara getir de bakayım.” diye de sözleşmiştim onunla. Resim bölümü öğrencisiydi. Yetenekliydi. Bu yönüyle bize yararlı olabilirdi.

Salih Temiz adındaki o genç büyük bir heyecanla ve istekle katılmıştı aramıza. “Tamam demiştim, ben baş hamalım, sen de yardımcı hamal. Şiirlerin de fena sayılmaz. Sözlerime kulak verir beni usta olarak kabul edersen seni bu maaşsız işe büyük bir memnuniyetle kabul ederim.”

Böyle durumlarda geleneksel törenleri de hiç kaçırmam. “Hadi öp bakalım ustanın elini.” deyip elimi uzattım. İtirazsız uzanıp büyük bir kabullenişle öptü elimi. Garibim o gün bugündür yaptığı o hatanın elinden kurtulamadı. Yaşı kemale erse de saçlarına aklar düşüp emeklilik yıllarına ulaşsa da benden kurtulamadı. Bugün onunla birlikte televizyona bir kültür ve sanat programı da hazırlayıp yayınlatıyoruz.

Derginin çıkartılışı sırasında en büyük yardımcımdı o. Baktım işi iyi götürüyor Gençler için bir sayfa düzenleyip onu yönetmesini istedim. Çok da güzel başardı bu işi.

Daha sonraları daha başka sanatçılar katıldı aramıza. Yılmaz Baş, Erhan Babalık güzel çizimleriyle dergimizin gülen yüzleri olmuştu.

Yazı İşleri Müdürümüz, Kazım Memiç’ti. Yayına Hazırlayan konumunda bendim dergiyi. Yayın Kurulu ise: “Zekeriya Çavuşoğlu, Salih Temiz, Fikret Karadeniz, Av. Selahattin Karslıoğlu”ndan oluşuyordu. Dizgiler ise rahmetli Şadan Ünsal dostumuzun ellerinden bizlere ulaşıyordu. Şadan Ünsal yalnızca bir dizgici değil aynı zamanda eli sopalı bir düzeltmen olarak da katkıda bulunuyordu bize.

Dergimiz kısa zamanda ses getirdi ülke çapında. Dört bir yandan ürünler yağdı. Artık seçip de yayınlayabileceğimiz epeyce birikimimiz vardı ve de işin en zevkli tarafı, iyilerin arasından en iyilerini seçmekti. Bu arada yurtdışından da yazılar, kitaplar ulaşır oldu bize. O günkü Yugoslavya’dan soydaşlarımızdan mektuplar aldık. Sonra İsveç’ten, Almanya’dan…

O günler, önüne gelen parayı bastırıp dergi ya da kitap yayınlayamadığı için dergi ya da kitap bastırmanın da bir değeri vardı. Şimdi her dört kişiden beşi, altısı kitap bastırıp şair yazar oluyor güzel ülkemin bereketli topraklarında. Bunu neden belirtme gereksinimini duydum derseniz, Samsun Sanat Dergisi’nin yayınlanışı ve de saygın bir noktaya ulaşması açısından bir saptama yapmak istediğimdendir. Aynı dergiyi, sapla samanın birbirine karıştığı bu dönemde yayınlasaydık acaba aynı değeri bulabilecek miydik? Sanmıyorum. Dedim ya sapla samanın arasında yitip giden sayısız değerlerin arasında bizler de yerimizi alıp yok olup giderdik.

Bundan birkaç ay önce “Şiiri Özlüyorum” dergisini çıkartan Fuat Çiftçi’yle telefonda görüşmüştük. Fuat Çiftçi üniversite yıllarında Samsun havasını solumuş biri olarak ilk bize vermişti şiirlerini. Demesine bize verdiği on şiirinden yalnızca üçünü yayınlamaya değer görmüştük. Biraz serzeniş mi vardı konuşmasında pek anlayamadım. Peki, dedim başkaları bütün şiirlerini yayınladı mı yani? “Hayır, dedi, ilk siz yayınladınız” o zaman tamam, dedim, demek ki biz o genç yaşında senin gibi bir değeri göz ardı etmemişiz.

Öykü uzun, bir köşe yazısına sığdırılamayacak derecede anılarla dolu. Ama Samsun’un kültür ve sanat yaşamında gelecek kuşaklara miras bırakacağımız SAMSUN SANAT DERGİSİ / 1989 yılında yayın yaşamına başlamış, kısa zamanda rüştünü kanıtlamış bir dergi olarak ulusal kültürümüzün değerli bir parçası durumuna yükselmişti. Bugünlerde kağıt piyasasının uçuşa geçmesi nedeniyle yayınlanan nice dergiler birer birer kapanıp gidiyorsa bizimki de öyle oldu. Ne zamanki güzel bir şeyler başardık demişken ABD Ortadoğu savaşını başlattı. Oralar hapşırdı bizler zatürre olduk. Dayanamadık kapattık dergiyi. Bir zaman öyle geçti gitti. Ortadoğu unutuldu, ülkede durumlar biraz düzelir gibi oldu, haydi yeniden çıkartalım dergiyi, dedik, 1994’te yeniden yayınlamaya başladık dergimizi. Bizim ayağımızdan mıdır nedir bu kez 1994 krizi çıktı. Meşhur 5 Nisan kararlarıyla piyasalar alt üst oldu. Biz yine ortada kaldık. Bir kez daha derginin yayınına son vermek zorunda kaldık.

Bir daha yayınlanabilir mi, diye çok düşündüm; ama biz ne zaman işe girişsek ülkemizde ekonomi tepe taklak gidiyor. Ortadoğu savaşları da cabası(!)

Şimdilik eskileri yad etmekle yetineceğiz galiba.

 

 

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir