RESUL AKÇAY – BİR YOL HİKÂYESİ

Share

Geçmiş yıllarda pek zordu otobüs ile Doğu Karadeniz sahili boyunca seyahat etmek…

Yollar ve de içinde olacağınız otobüsün nitelikleri günümüz koşullarında değildi elbet…

Yolculuğunuz Samsun’a ise, sabah vakti Rize’de bindiniz mi otobüsünüze aklınızca hesap yaparsınız. “ Toplam mesafe 420 km. 90 km ortalamayla gitsek, 5, bilemedin 5,5 saatte varırız” …

Ama kazın ayağı öyle değildir, hiçbir zaman da öyle olmamıştır…

Otobüs Rize’den genelde vaktinde kalkar, kalkmasına da az ilerideki İyidere’ye geldiğinizde memlekete çay götürme amacıyla Çay Fabrikası önündeki Çaykur satış reyonu önünde durursunuz….

Neredeyse herkes otobüsten iner…

“Hangisinden alalım, şu da olsun, bu da olsun” derken geçer bir 15-20 dakika, sonrasında herkes otobüse biner yola konulur…

Sabah namazını ifa edemeyenler için önemli bir duraktır Of…

Abdestiydi, namazıydı, duasıydı derken geçer en az yarım saat…

Seyahatiniz şirket kurallarına ya da sürücünün kararlarına göre değil, yolcuların talep ve isteklerine göre sürer…

Trabzon’a garajlara geldiniz ya, yandınız demektir…

Kaptan kontak kapatır, açıklama yapma gereği duymadan gider yazıhaneye oturur çay içmeye koyulur…

O esnada muavin yeni yolcuları yerleştirmekle meşguldür…

Geçen zaman en az yarım saati bulur…

Tekrar yola koyulunur…

Akçaabat’a girilmek üzere iken, arkalardan bir ses, “Kaptan bi dur da ha oradan köfte alalım”…

Anladınız siz onu…

Burada da uzun bir süre durulur, alışveriş yapılır, yine yola koyulunur…

Vakfıkebir’e geldiniz de o meşhur ekmekten almadınız mı?

Yandınız, yolunuzu bekleyenlere ne diyeceksiniz?

Varacağınız yerde ekmek kıtlığı çekildiğinden (!), her biri 5 ya da 10 ekmek somununa denk gelen ekmekleri otobüsün tereklerine sıkıştırdığınızda içeri yayılan kokuyu varın siz tahmin edin…

Misss gibi misss…

Giresun il sınırları içerisine girdiğini de zorunlu olan molayı verirsiniz…

Daha bismillah otobüsten yere adımınızı atmadan restorandan yapılan anons kulağınızı kaşıtır…

“ Rize’den kalkıp, Samsun’a gitmekte olan Rize Pirluk otobüsünün saygı der

Yolcuları. Kaptanınız30 dakika yemek ve ihtiyaç molası vermiştur… Çaylar şirketten olup, sakın ha para vermeyiniz”

Tuvalete gidersiniz bedava içirdikleri çayı def-i hacet eylemek için. Çıkışta 1 lira bırakırsınız kutuya…

Hırslanırsınız, peçeteyi fazla fazla alır ellerinizi kurular, sonra kolonya ile adeta banyo yaparsınız…

Her şey verdiğiniz 1 lira içindir…

Yemek molası biter, düşersiniz tekrar yollara…

Vakit öğleni devirmiştir…

Okunmuş ise ezan, tekrar durmak zamanıdır…

Bu kutsal görev Keşap-Espiye arasında yol üzeri küçük bir camide yerine getirilir…

Namaz kılanların otobüse bindiğindeki yüz ifadeleri çok manalıdır…

Kılmayanlara numaralı bir bakış gönderiverirler…

Karadeniz Sahil yolu yapılmadan çok ama çok yıllar önce Armenik Dağından gidilirdi…

Bol ve birbirinden tehlikeli virajlar kat edilirken bilinen tüm dualar okunurdu…

Uçuruma uçmak an meselesiydi çünkü…

Virajlar bitip, yeniden sahile inildiğinde alkışların tümü direksiyon başındaki kahraman sürücüye gönderilirdi…

Giresun’dan geçilir de Fiskobirlik’ten fındık alınmaz mı?

Alınır elbet…

Bu arada siz parmaklarınızla kaç kez mola verildiğini hesaplamakla meşgulsünüzdür…

Ordu’ya yaklaşmak üzeresinizdir…

Varsa torunlarınız için mutlak surette Sagra Fabrikasını es geçemezsiniz…

O enfes çikolatalardan kendinize bile alırsınız…

Perşembe rampalarını aheste aheste tırmanırken etçilerin önünden geçip de kilo kilo almak yok mu ?

Öldürür adamı…

Satıcıyla yapılan pazarlıklar her zaman eğlenceli olmuştur…

Medreseönü,  Yalıköy  virajlarının seyri pek hoş olur…

Manzaranın tadına doyamazsınız…

Yüzünüzü cama iyiden iyiye dayarsınız, çay ocağında uzun saçlıyı görmek istersiniz…

Yalıköy’e vardığınızda canınız ekmek arası, bol soğanlı köfte yemek çeker…

Mecburiyet yoktur, isteyen alır, almayan da otobüsün içerisine yayılan kokuya katlanmak zorunda kalır…

Bindiğiniz şeyin şehirlerarası otobüs mü, yoksa belediye otobüsü mü olduğu sorusunu çözmeye çalışır anlayamazsınız…

Zira her yerleşkede mutlaka alacağı ya da indireceği bir yolcu vardır…

Dur-Kalkların sayısını hesaplamayın, bu yorar sizi…

Fatsa-Ünye derken Terme’ye gelirsiniz…

O Pirinç çuvalından mutlaka alınacaktır, kaçarı yok!

Samsun’a, kutsal topraklara giriş yaptığınız için sevinçlisinizdir…

Bu kez akşam namazı için müsait bir yerde durulur…

Çarşamba Yeşilırmak köprüsünü geçer geçmez kırmızı ışıklara mutlaka takılmışsınızdır….

Zira on saniye yeşil,  neredeyse iki dakika kırmızı ışık yanar…

Sebebini kimse çözememiştir, ancak bu durum simitçilere yarar…

Kaptan yan camı açıp, iplere dizilmiş meşhur Çarşamba simidinden satın alır…

Yeşil yanmadan alış veriş sona erer…

“Yine bir yerlerde duracak” diye beklersiniz ancak bu mümkün değildir…

Durmaz ki!

Samsun’a geldiğinizde dünyalar sizin olmuştur…

“Bu günleri de gördük” diye dualar edip, şükredersiniz…

Aklınıza sabah yaptığınız ancak tutmayan hesabınız gelir…

Çıkan sonuca şaşırırsınız…

Bu anlattığım yıllar boyunca süregelen yaşanan otobüs yolculuğu hikayesiydi….

Şimdilerde yollar yenilendi, insanların mantalitesi değişti…

Eskisi kadar olmasa da molalar keyfe keder verilmiyor…

Çok sayıda fındık, ekmek, çikolata ve bunun gibi şeyler satılan mekânlar var…

Hazır konu sahil yolculuğundan açılmışken tanık olduğum, tebessüm edeceğinize inandığım bir olayı paylaşayım…

Yine yukarıda anlattığıma benzer bir seyahatte otobüs yolcu almak için Of’ta durmuştu…

Ön kapıdan içeri, kucağında bir çocuk ile giren az biraz da tombulca bir kadın, otobüsün en arkasındaki beşli koltuk sırası diye tanımlanan yerde oturan eşine bağıra bağıra bir şeyler anlatmaya çalışıyordu…

Bir yandan da ağlamakta olan küçük çocuğu susması için kucağında hoplatıyordu…

Otobüsün ön sırasında oturan yolcunun omuzlarına çocuğun bacakları tokat gibi inerken durumdan rahatsız olan genç kadın dayanamayıp sordu…

“Teyzeciğim canımı acıtıyorsunuz, çocuğu sallamayı bırak, omzum kırıldı, bir de otobüsün arka kapısı da var, buradan beri ne diye en arkaya bağırarak adama bir şeyler anlatmaya çalışıyorsun. Yanına git de konuşsana.”

Kadın yaptığının farkına varır, özür dileyerek çocuğu sallamayı bırakır ve bombayı patlatır…

“ Kusura bakma kizum. He doğru diyeysun, haklusun da… Ama benim herifum ( kendileri kocası olur ) kulakları yakindan duymayi, o yüzden uzaktan bağıriyrum ona”

 

 

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir