SAMSUN KÜLTÜR VE SANATINA OMUZ VEREN YAZIN EMEKÇİLERİ – ZEKERİYA ÇAVUŞOĞLU

Share

Erzurum’un eksi kırk küsur derece buzdan soğuğunu iliklerimize kadar soluduktan sonra, şubat ayında güneşli, yemyeşil ve capcanlı bir Samsun, Tanrı’nın yeryüzündeki cenneti gibi görün­müştü bana. Nitekim fazla sürmedi ve pılımızı pırtımızı toparlayıp ata toprağım olan Gümüş­hane ili Torul ilçesinden Samsuna atmıştık kapağı. Erzurum’dan sonra üç yıllık bir uğrak ye­rimdi Torul. Görevimizi yani memleketimize olan gönül borcumuz öğretmenlik hizmetimizi tamamlayıp göçmüştük Samsun’a.

Samsun artık havasından, suyundan ve ekmeğinden vazgeçemeyeceğim bir konak yeri olmuştu. Çocuklarım burada doğdu. İlk evimi burada aldım. Dostlar edindim, en özgür oldu­ğum günlerde bile bir türlü cesaret edip ayrılamadım Samsun’dan. Gayrı yaş kemale de erdi. Samsun içime işledi, gayrı ayrılık silindi gönül kitabımızdan.

Çocukluğumdan beri yazarım bir şeyler. İyi ya da kötü. Ama okumama diyecek yoktur. Ben beni bildim bileli okurum. Hem de ne bulursam. Sokaklara atılmış gazete parçalarını ça­murlar içinden sıyırıp da olduğu yere çömelerek okuyan bir kuşağın evlatlarıyız. Boş saatle­rini kütüphanelerde tüketmekten sakınca görmeyenlerdendik. Dolayısıyla birikti bir şeyler bilgi dağarcığımızda.

Samsun benim için hayaldi. Defterler dolusu kaleme aldıklarımı paylaşacak birilerini de bulacağıma emindim. Koskoca bir kentti Samsun. Bin dokuz yüz yetmiş dokuz. Yani seksen öncesi. Bin türlü karmaşa, şiddet ve ölüm olayları. Eskilerin “At izi, it izine karıştı…” diyesi zamanlar. İnsanlar ikiye bölünüp sipere yatarak birbirini yok edip memleketi kurtarmaya ça­lıştığı dönemler. Netekim(!) keçiler kavgaya durduğunda paylaşamadığı otları başkaları yermiş. Böylesi bir ortamda: “Tanrım bugün de ölmedik, çok şükür.” duasından öte gidemiyoruz ki yaz­dıklarımızı bir mihenk taşında değerlendirebilelim.

Seksen sonrası, on iki eylül sabahı, şiddet olayları bıçakla kesilmişçesine bitip yok oldu. Şiddeti ülke içinde tırmandıran, altı bine yakın genci ölüme yollayanlar, ihtilal yapıp şiddet olaylarına son verince, güzel halkımın hayırlı dualarına da mazhar olmuştular üstüne üstlük.

İşte o yıllarda aradığımı bulmuştum galiba. Metin Kökten adını duymuştum uzaktan uzaktan. Anlatanlar sıkı devrimci olduğunu, kavgasını roman, öykü ve diğer yazılarıyla sür­dürdüğünü anlattılar bana. Üstüne üstlük o dönemlerde epeyce kitaba imza atıp yayınlamıştı bile.

O yıllarda başka birine rastlamadım kitap yayınlayarak piyasaya süren. Hâlâ da öyle dü­şünüyorum. Kitaplarını edinip okudum. Her birinde solun militan bakışlı cevval bir kalemi vardı satırlarda. Dikti, tavizsizdi. Ona göre sanat eğer yapılacaksa toplum için yapılmalıydı. Zannederim biraz da bu yüzden olacak yazdıkları umduğu kadar değer görmedi. Öyle açık açık fark ettirmese de bu sıkıntısının patlamaları konuşmalarına yansıdı.

Yine de yol yordam soracağım, deneyimlerinden yararlanacağım önemli biri vardı önümde. Onunla buluşup tanışmak için fırsatlar kolladım. Bu konuda başarısız olmuşum ki, fazla üstelemeden kendi yolumu çizmeye karar vermişim. O aralar Ulusal Kurtuluş Savaşı konulu bir şiir yarışması açılmıştı. Tarih konularını çok severim. Kendime de güvenim var. Hadi sıyır kollarını, al kalemi eline, deyip işe koyuldum. İşler umduğum gibi gelişmedi. Şii, bir türlü çıkıp gelmedi gizlendiği kuytulardan. Ne edelim, ne yapalım derken yarışma günü geldi geçti bile. Ufak tefek damlacıkları bir yana koyup Türk tarihi tahsiline başladım bu ara. Tam dört yıl Ortaasya’dan Viyana’ya ne varsa okudum, not ettim. Ardından Dede Korkutlar, destanlar, efsaneler vb… Her ne varsa. İşte ondan sonra damlamaya başladı dizeler. “Anadolu Destanı” adlı kitabım ortaya çıktı. Kaldı kitabın yayınlanma aşaması.

Sora sora Bağdat bulunurmuş. Sora sora Eser Matbaası’nı buldum sonunda. Yıl bin dokuz yüz seksen altı. Kitabın basımı için sıkı pazarlıklar ve büyük bir heyecanla Lâtif Usta’nın ya­nındaki sandalyeye kuruluş.

Şimdikilerde, bilgisayarın tuşuna bir dokun diğer yanda kitap olarak al, sistemi gibi değil o zamanlar. Entertip denilen bir baskı tekniği var. Bugüne göre hayli ilkel sayılabilecek bir sistem. Lâtif Usta, o dönemin en saygın gazetelerinde çalışmış ve sonra da Samsun’a yerleş­miş biz dizgici. Yazdıklarını okuya düzelte işin profesörü olmuş. Gözünden hiçbir şey kaçmı­yor. Meraklı da. Sözün özü okullarda tamamlayamadığı bilgi eksiğini dizgilerini yaptığı ya­zılardan tamamlamış, her bir konuda söz diyebilecek bilge bir adam olup çıkmış ortaya. Ka­fam uydu bu adamla. Onunla çalışmak beni hoşnut ediyor.

Kocaman klavyenin üst yanında büyük bir kurşun kazanı fokurdayarak kaynıyor. Lâtif Usta, her cümle bitiminde bir yerlere tıklıyor, erimiş kurşun kalıpları iniyor, kısa sürede kur­şun bir kalıp haline gelip önümüzdeki bölümdeki yerine düşüyor. Yazılar tersine. İstiyorum ki cümleler akıp dururken düzeltmeleri de yapayım, işi kısa zamanda bitirelim. Kısa sürede gö­züm alışıyor tüm tersliklere. “Lâtif Usta, diyorum, bu cümlede yanlışlık var.” Bakıyor, gülü­yor bana; hiç erinmeden sakin bir halde yeniden yazıyor cümleyi.

Sonra bu kurşun kalıplar kitap sayfaları ebadında sıralanıp bağlanıyor. Basıma ondan sonra geçiliyor. Aslında bu basım işini anlatmak bile başlı başına bir yazı konusu ya neyse.

Gelelim asıl anlatacağım konuya. O sıralar Metin Kökten de kitaplarından bazılarının basımını Eser Matbaası’nda yapıyor. Arada bir uğruyormuş. Sevindim. Demek ki tanışma dileğim bugünlerde karşılık bulacaktı..

Çok bekletmedi beni. Ben tüm boş zamanlarımı matbaada geçiriyordum zaten. Bir gün çıkıp geldi matbaaya. Matbaa sahibi Mehmet Usta’ya da Lâtif Usta’ya da üst perdeden emir­lerini bir bir saydırıp ikram edilen çayı da lütfen bir yudumlayıp şöyle bir benden yana baktı. Latif Usta, hemen söze girip beni tanıttı. Öğretmenliğimden, şuradan buradan den vurup sözü Anadolu Destanı’na ve kitap bastırma olayıma getirdi. Hay getirmez olaydı. Kitap okuyan mı varmış, kim okuyacak ki senin bastırdığın kitabı, ben bastırdım da ne oldu, derken sabrımın sonuna gelmişim, herkes yoluna deyip bir güzel de ben konuşturdum öfkemi. Rahmetli olana kadar da yıldızımız hiç barışmadı.

Peki, bu neyi değiştirir ki? Ben onu bir ilkte gördüm. Peşinden gidemedim ama peşimden gelenler çok oldu. Kim bana el uzattıysa elimi uzatmaktan erinmedim. Dilerdim ki o da önden gidenimiz olsaydı da bizler onun izinden hedefe doğru daha hızlı ve daha emin adımlarla gi­debileydik.

Bazı insanların izi olmuyormuş meğer.

 

Yıl 1989 büyük bir heyecan içindeyiz. Samsun Sanat Dergisi basım aşamasında. Bu ko­nunun ilk hamal tayfası ben, Kazım Memiç, şimdi rahmetli olmuş bilge adam Şadan Ünsal ve Salih Temiz büyük telaş içindeyiz. Sonra yeni arkadaşlar ekleniyor bize, büyüyoruz, sesimiz dört bir yana ulaşıyor. Şimdi bu dergi çıkarma işi başka bir yazı konusu. Onu bir yana bırakı­yorum.

Kazım Memiç’in ataması Samsun Yüzüncü Yıl Lisesi’ne çıkıyor. Ben Anadolu Destanı ile boğuşuyorum o zamanlar. Onun benim çalıştığım okula gelmesi beni daha da güçlendiri­yor. En azından oturup derdimi aktaracağım bir yakın dostum var. Kısa zamanda anlıyoruz birbirimizi. Artık şiirlerimi okuyup düşüncelerine başvuracağım bir sanat dostu bulmuşum. Sanat söyleşileri daha da özelleşiyor. Ardından her iki tarafın da kozmik odaları(!) açılıyor birbirlerine. Ben onun evindeki basıma hazır sayısız deftere ulaşıyorum. O da benim öykü dosyalarıma, şiir çalışmalarıma.

Bir elin nesi var, iki elin sesi var örneği birbirimize verdiğimiz desteklerle işlerimizi ko­laylaştırıyoruz. Benim ANADOLU DESTANI çıkıyor sahneye. Ardından Kazım Memiç’in şiir kitabı. Kitap içindeki şiirlerden çok beğendiğim bir dizeyi kitabın adı için öneriyorum. Önce ikircikleniyor, sonra tamam diyor. Kitap adı için uzun bir ad ama gerçekten anlamlı ve güzel. Kitap “VE ÖTELERDE KANATSIZ KUŞLAR GİBİYDİK” adıyla yayınlanıyor. Doğ­rusu Kazım Memiç’in diğer kitaplarında aynı tadı bulamıyorum. O da “ŞİİRCE” adını verdiği bu çalışmalarında iddialı olmadığını söyleyerek benim düşüncelerimi de destekliyor galiba. Ardından yeni kitapları yayınlanıyor benim gibi. Bilhassa düzyazı konusun yetkin bir kalem olarak Samsun kültür ve edebiyatına önemli katkılarda bulunmaya devam ediyor.

 

Aşık Erdemli, Samsun’un tanınmış ilk halk aşığı. Tanınmış demekten kastım, aşıklık yo­lunda Konya aşıklar bayramlarına katılması ve buralardan ödülle dönmesi anlamındadır. Bi­lindiği gibi aşıklık geleneği Samsun çevresinde pek yaygın sayılmaz. Olanların çoğu da başka illerden gelip Samsun’a yerleşenlerdir.

Kendi de bir öğretmendir. Asıl adı Sebahattin Dülger’dir. Meslektaş olmamız ve benim halk kültürüne olan aşırı ilgim, halk müziğinin pınarlarından doya doya içip bu güzellikler içinde kendimi mutlu olarak duyumsamam kısa zamanda onunla yollarımızı kesiştirdi.

Doğaçlama şiirler söylemekte ve Âşık edebiyatının bütün tür ve biçimlerini ustaca kulla­nabil­mekte olan bir aşığın Samsun’daki varlığını duyunca doğrusu çok sevindim. Bir araya geldiğimizde kırk yıllık dost gibi sarıldık birbirimize. Kırk yıla yakın bir dostluğumuzla yola devam ediyoruz işte.

Gürül gürül akan, kocaman ve gür sesi çok etkilemişti beni. Sesi hem çok güzeldi hem de güzel türküler demeye son derece elverişliydi. Tanrı, her insan, hem güzel bir ses hem de müthiş bir şiir yeteneği vermezdi. Ona verdi. Şiirleri oldukça usta işi, içten ve kusursuzdu. Kendine özgü çok sağlam bir söyleyiş üslubu ve bağla çalış tarzı vardı.

“Neşet Ertaş’tan o kadar etkilenmiştir ki saz çalma­sında bile onun etkisinden kurtula­mamıştır.” Cümlesini kendi hazırladığı özgeçmişinden aldım. Bu, onun günümüze kadarki süre içinde yaşadığı en önemli bir kırılma noktasıdır. Aşık Erdemli dostumu o günden sonra yitirip yerine Neşet Ertaş türküleri söyleyen bir Sebahattin Dülger kardeş edindik. Bence bu tuttuğu yol onun –kesinlikle kabullenmese de-  en büyük yıkımı olmuştur.

Dost acı söylermiş…

 

Dediler ki, Samsun’un çok eskilerinden bir sanat eri Samsun’a döndü. Arayıp bulmak gerek dedim. Yazar, şair, dergici, yayıncı ve bir ara meyhanecilik… Onun hakkında böyle ilginç bir ilginç bir yaşamöyküsü derledim şuradan buradan. Dedim ya kendime önder bulama­yınca kendi yolumu kendim çizmeye karar vermiş ve kendi kendimin önderi olmuştum. Şu ya da bu nedenden değil tamamen koşulların bunu zorunlu kıldığından.

Bu yanımı hep aklımın bir köşesine yer etmiş bir fıkrayla özdeşleştiriyorum.

Sahil kalabalık. Hani et et üstünde derler ya, hani iğne atsan yere düşmüyor derler ya… hah işte tam da o cinsinden. Bir ara kadıncağızın biri o karmaşa arasında denize düşer. Yüzme bilmediği için de denizde bata çıka bir imdat bekler. Beklediği imdat elini uzatmıştı hemen. Orta yaşlarda adamın biri elbiseleriyle kendini buz gibi suya salar ve kadını kurtararak iske­leye kadar getirir. Yukarı çekerler kadını. Ardından adamı da tabi. Sahildekiler adam yukarıya çıkınca kulakları sağır eden bir alkış sesiyle ve bravolarla karşılarlar onu. Ama adam öfkeli­dir. Sahildekilerin alkış ve coşkunca beğeni sözlerine karşılık kalabalığa dönerek kükrer ner­deyse. “Ulan, der hangi ……. çocuğu itti beni denize?”

Yani böyle bir şey işte… Baktım kimse yapmıyor ben yaptım. Şiirlerimi sahnelerde sanat­severlerle paylaştım, sanatçı tayfasını bir araya getirip şiir programları yaptı… Sözün özü o koca adam programlarımdan birine davet edilecek ve onunla tanışma konusuna bir son verile­cekti.

İşte böyle bir şiir programında tanıştık Ruhi Göktekin’le rahmetli olana kadar da hiç ay­rılmadık.

Büyük sağlık sorunları vardı. Kalp ameliyatı, bağırsak ameliyatı, daima koltuğunun al­tında bir sonda torbasıyla gezmek zorunda oluşu hem hassas bedenini hem de alabildiğine ince ve duyarlı yüreğini incitip sıkıntılı bir yaşama tutsak etmişti onu.

Kitaplarıyla tanıştığımda önce gerçek şiiri bulmuştum sayfaları arasında. Ardından tüm yazılarında Samsun’u dile getirmişti. “Sümüklü böcekkabuğundan çıkmış da kabuğunu be­ğenmemiş.” der ya atalarımız. Bu tipleri sayısının hiç de azımsanmayacağı bir devirde o hep memleketini özleyip ona şiirler söylemişti. Son kitaplarında biri olan “BAKIŞ”ın düzeltmele­rini yapmamı istemişti. İyice gözden geçirip ne var ne yok kitabın üzerinde işaretleyip ve de yazarak vermiştim ona.

Samsun’un geçmişini en iyi bilen ve kaleme alanlardandı.

Öncelikle ince ruhlu, duyarlı, kibar ve dost bir adamdı. Birlikte çok söyleşilerimiz ol­muştu. Özlem duyduğumdan mıdır nedir, o Samsun’a gelince yüreğime bir hoşluk, bir ferah­lık doğmuştu. Artık kendimi suya itilmiş zoraki kahramanlıktan azat edip ruhumu özgür bı­rakmıştı.

Güzel bir insanla sıcacık bir çayın buğusunda sohbet etmek ne güzel şeydi…

 

Samsun’un kültür ve sanatının aşıklık geleneğine bağlı ikinci adı, yine Aşık Erdemli’nin çırağı olan Aşık Sancak’tır. Kültürü içine hazmetmiş, sanat dolu bir ortama kucak açmış bir kafe’de tanıdım onu. Daha doğrusu çırağını bana tanıştıran Aşık Erdemli dostumdu. Özü sözü birdi. Tatlı dilliydi, yaşından öte saygılıydı ve de alabildiğine dik( kendi deyimiyle, tik.) bir adamdı. Yani zamanı geldiğinde dilinin kemiğini söküp yerinden hak edene haddini bildirme­sini de pek güzel başarabiliyordu. Kimliğine ve kişiliğine taşlama biçimi ne de güzel yakış­mıştı. Bugün taşlama, derken ilk akla gelen ozanımızdır o.

Nerdeyse otuz yıla yaklaşan bir tanışıklığımız ve dostluğumuz var onunla. Ben ilk yılla­rımda Metin Kökten’den fırçayı yemişim ya, bana yaklaşan kimseyi geri çevirmemeye çalışı­yorum. Aşık Erdemli de beni çok sevip değer erdiğinden olacak epeyce abartarak anlatmış Aşık Sancak’a. Beklentiler büyük yani. Hassas, kırılgan ve onur üst düzeyde. Benden şiirle­rimden birini okumamı istedi. Okumadım tabi. Hayır, ukalalığımdan değil, ezberimin sıfır oluşundan. Yahu ben kendi şiirlerimden bir tanesini bile ezbere okuyamıyorum ki… Otuz yıl sonra bu hareketimin nedenini sordu bana. Pes vallahi. Be adam şu basit konu için otuz yıl kendini niye telef edersin. Zaman bazı şeyleri açık edermiş. Sürekli beraberliklerimizde beni iyi anlamış olacak ki fazla üstelemedi.

Bir ara bunalıma girip tedavi gördüğünden kendini tescilli deli sayıp taşlama şiirinin sını­rını alabildiğine genişletmiştir.

Ne diyelim, delidir, ne dese yeridir.

 

Refik Baskın’la da dostluğumuz epey eskilere dayanır. Bizim deyişimizde epey eski sö­zünün anlamını varın sizler tamamlayın. Tarihçidir kendisi. Her edebiyat öğretmeninin şair/yazar olmadığı açık seçik ortadayken her tarih bölümünü bitirenin de tarihçi olamayacağı yadsınamaz bir gerçektir. Ama dedim ya Refik Baskın iyi bir tarihçidir. Samsun’u yazmaktan erinmeyen bir kalem ehlidir.

Bizler öğretmeniz. Soruları sorarız ve elimizde kalemle yazılı kâğıtlarını kan revana bo­yarız. Bu konu çoğu kez bir alışkanlığa da dönüşmüştür bizde. Onun yazdığı kitapların hep ilk okumalarını yapan talihli kişilerden biriyim. Bu çalışmalar en azından onun yazdıkları üzerine söz söyleme yetkisi de tanıyor bana. Kitapları içinde en sevdiklerimden biri olan “ŞU SAM­SUN’UN EVLERİ” ni iyice bir inceleyip ufak tefek eleştirilerle Kıyı Dergisi’nde yayınlat­mıştım. Bu inceleme yazım daha sonradan “Zamana İliştirilmiş Yazılar” kitabımda da yer almıştı. Samsun tarihi ile ilgili yazıları ve kitapları ötesinde Yerel Tarih Grubu’nun kurulması ve sonraki yılları aşamasında çok değerli çalışmaları olmuştur.

Refik Baskın’ın bir biyografik roman diye tanımlayabileceğimiz “Öteki İmama Hatipli” kitabı da ilginç bir çalışma olarak onun hanesine eklenmesi gereken başarılı bir çalışmadır.

Samsun’da doğmak başka şey, Samsunlu olmak başka şeymiş.

 

Samsun’da her hafta yapılan şiir ve sanat toplantılarında tanımıştım onu. Tanımak de­dimse uzaktan tabi. Kürsüye çıkıp şiirini okuduğunda birden kulak kesilip adam gibi bir şairle tanışmak üzere olduğumu anlamıştım. Demesine o da aynı duygular içindeymiş. Beni sorduğu bir dostumsu arkadaş, benim çok ters bir adam olduğumu, aklından ne geçerse düşünmeden söylediğimi vb. Yani sözün özü onu kıracağımı, mutsuz edip geri göndereceğimi üflemiş ku­lağına. Ki onların benim hakkımda söyledikleri tamamen doğrudur. Çünkü ben tuvalette ıkı­nırken çıkarttığı seslerin şiir olduğunu sanıp bu tip sanat ortamlarında çaka satanlara oldum olası hiç yüz vermem. Sonra saçma sapan laf salatalarına neden bu şiirmiş deme düşüklü­ğünde bulunayım. Yarım asra yakın ömrünü kitaplarla haşır neşir geçiren ve de kendini geliş­tirmek için gece sabahlara kadar sızım sızım gözleriyle yazıları seçip bir şeyler üretmeye çalı­şan kendimi de aşağılamış olayım. Böylesi kendini bilmezlere haddini bildirmekte hiç ikir­ciklenmedim. Hak edene hak ettiği yanıtı verdim.

Bir gün, Neşet Karaçaltı çalıştığım yere geldi çok sevindim. Çaylar, kahveler, derken bal tadında bir sohbet oldu. İkimiz de mutluyduk. Tekrar görüşmek üzere vedalaştık. Biraz se­vinçli, biraz da hayretler içinde yanımdan ayrıldı. Dostluğumuz bugüne kadar tüm sıcaklığıyla devam etti. O dostumsu arkadaşların neden beni böylesine bir yabani olarak tanıtmaya çalıştı­ğını çok sonralar anlatabilmiştim ona. O da anlamıştı zaten.

Yüreğinin derinliklerine daldığında harikalar yaratır bu ihtiyar delikanlı. Bunu bildiğimden arada bir dokunu­rum gönül tellerine. Sonra da beklemeye başlarım. Oynadığım oyunu anlar mı, anlamaz mı bilemiyorum. Fazla bekletmez beni. Birkaç gün görünmez ortalarda. Bir bakarsın şiir dinletilerinin birinde, ne kadar hüzün, özlem, acı, yaşama tutkusu, ölümden kaçış, ölümle yaşamı bir arada kabulleniş, yani ne bulup ne çıkarta­bilmişse yüreğinin derinlikle­rinden döker ortaya. İşte o halini seviyorum bu koca ustanın. Şiirinin tadını yüreğiyle harmanladığında dizeleri, bizim olduğunu zannettiğimiz, ama bir türlü ulaşamadığımız o yüksek tepelerin dumanlı, sisli ve yayla çiçeği kokulu sesiyle ünlenir bize.

Ne zaman şiirinde bir kuruluk sezsem, sohbet arasında ya içine işleyecek duygusal sözlerle yüreğini hafiften bir sarsarım ya da işte böylesine bir şiirle canını hafiften yakar, kendi yüreğinin ateşlerine salarım onu. İyi de yaparım. Bütün bunlara yanıt diyebileceğimiz şiirler “Gerçekten değmiş…”  dedirtecek cinstendir çünkü.

 

Samsun’da tiyatro yazını deyince ilk akla gelen kişidir Remzi Özçelik’tir. 1980’li yıllardan beri yakından tanıdığım sanatçı bir dostumdur. Aynı okullarda da birlikte çalıştık. Aslında onu ilk kez  “Su Gelince” oyununu öğretmenlerin oluşturduğu bir topluluk tarafından sahnelendiği günlerde tanımıştım. Oyun gerçekten çok güzeldi ve oldukça beğeni toplamıştı. Aynı günlerde bir başka öğretmen grubu olan Türk Halk Müziği Korosunda bulunuyordum. Öğretmenler günü dolayısıyla yapılan bu çalışmalarda çoğu kez aynı ortamlarda olduğumuzdan tanışıp kısa za­manda da dost olmuştuk. Fizik öğretmenidir ama sanırım daha çok “tiyatro oyunu yazarı” olarak Türkiye çapında bir ün kazanmıştır. “Taş Bademleri” adlı oyunu TRT’de yayınlandı. Daha sonraları senaryo ve tiyatro oyunu yazma çalışmalarını daha da ilerletip bu alanda güzel eserler kaleme aldı.

 

Halistin Kukul Bey’i Samsun Büyük Şehir Belediyesi’nin kültür ve sanat programlarında tanıdım. Sessiz, kendi halinde, ağır ve davranışlarında beyefendilik akan bir adam duygusu uyandırmıştı bende. Uzaktan çok ciddi, hatta biraz da soğuk gibi görünse de yanına yaklaştığı­nızda yüzü güleç, sohbeti hoş ve nezaketli bir k,işi olduğu hemen ortaya çıkıyordu.

Daha sonra öyküleriyle ve şiirleriyle tanıştım. Önemli edebiyat ve kültür dergilerinde yayınlanan başarılı makaleleri  ve denemeleriyle ortalıklarda fazla görünmemesinin nedenleri apaçık ortaya çıkıyordu. Zamanını boşa harcayanlardan değildi.

Milliyetçi/ muhafazakar bir çizginin ödünsüz izleyicisiydi. İlişkilerini daha çok bu kulvarda yürüttüğünden olacak diğer kesimlerce yeterince tanınmadığı kanısındayım. Az önce de söyledi­ğim gibi kendi çizgisindeki dünyanın Türkiye çapında tanınmış önemli kişiliklerinden biri olarak tanıdım onu.

 

Anlattıklarım içinde en son tanıştığım Osman Kara olsa gerek. Pek görmezden gelinecek bir adam sayılmasa da onun asıl yönünü gözümden hep kaçırmışım demek ki. Televizyon programla­rından bilirdim onu. Bir de gazetelerde köşe yazıları yazdığını bilirdim. Televizyon programla­rından genellikle siyasi bir kimlik olarak algılarıma yerleşti zannederim. Ben, canım sıkılmasın; moralim bozulmasın diye haberleri izlemeyen, siyasetçi yüzü gördüğünde televizyonu kapatan bir kişi olarak Osman Kara’nın görünen yüzüyle de pek anlaşamayacağım gün gibi açıktı. Nitekim uzun zaman canımı sıkan her türde bir siyasetçi kimliğinde kabul edip görmezden geldim onu.

Zaman her şeye devadır, derler. Gün oldu yollarımız kesişti. Birkaç görüşmeden sonra aslında ne kadar da yanılgıya düştüğümü üzülerek anladım. Karşımda Samsun sevdalısı koca derya bir insan vardı ve ben onu yıllardır görmezden gelmiştim.

Neden onca insan arasından Osman Kara’yı seçtim de diğerlerinden söz etmedim. Osman Kara, gazeteciydi. Samsun’un dertleriyle haşır neşirdi. Durmadan okuyor ve yazıyordu. Başkaları yok muydu onun gibi? Olmaz mıydı, vardı tabi. Ama ben onun derin bilgisine, bu bilgileri sentezleyip herkesin anlayacağı bir dilde ustaca anlatmasına ve edebi bir üslupla kaleme alışına hayrandım. O, üslup sahibi bir yazar kalemine sahip gazeteciydi. Roman yazmasa da, öykü, şiir yazmasa da…

Hem nerden biliyoruz roman, öykü ya da şiir yazmadığını. Ben onu daha yeni yeni keşfedi­yorum.

 

ZEKERİYA ÇAVUŞOĞLU

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir