SİNEMADA TÜRLER-4 MÜZİKAL

Müzikal, bizde fazlaca göz ardı edilmiş bir tür. Şarkıcı filmlerini müzikalden saymamak lazım elbette. Sinemamızın Muhsin Ertuğrul‘lu yıllarında senaryolarına Nazım Hikmet‘in de katkıda bulunduğu Karım Beni Aldatırsa (1933), Söz Bir Allah Bir (1933), Cici Berber (1933), Milyon Avcıları (1934), Leblebici Horhor (1934) gibi operet filmleri çekilmiş olsa da, bu tür sonradan bizde uzun bir sessizliğe bürünür. Lütfi Akad bir kereliğine, hayli popüler bir operetimizi filme aktarma denemesinde bulunur: Lüküs Hayat (1950). Yıllar sonra çekilen Renkli Dünya (Orhan Aksoy, 1980), Asiye Nasıl Kurtulur (Atıf Yılmaz, 1986), Arkadaşım Şeytan (Yılmaz, 1988), içlerinde danslı, şarkılı sahneler içermekle birlikte, müzikal olarak adlandırılamazlar. Ateş Üstünde Yürümek (Yavuz Özkan, 1991) ise ilginç bir deneme olmakla birlikte, sadece uzun bir dans gösterisidir. Yedi Kocalı Hürmüz (Ezel Akay, 2009), en iyi ifadeyle yarım bir başarıdır.

Raj Kapor’un Avare’si unutulmaz!

Müzikal filmler, çocukluğumuzun tek kanallı yıllarının önemli bir unsuruydu. TRT‘nin, sanırım halkın beğenisini inceltmek adına, Pazar sabahları, hem de sabahın körüne koyduğu operalar olurdu. Müzikleriyle, şarkılarıyla değil elbette, ama rengârenk giysileri ve dekorlarıyla, oyuncuların kocaman hareketleriyle bize çekici gelirdi bunlar. Gözümüzü ayırmadan izlerdik çocukken. Bu ve benzeri gösterimler sayesinde yakınlık duymaya başladığımız müzikli gösterilerin yerini kısa sürede Amerikan müzikalleri alıvermişti. En son Ted 2 (Seth MacFarlane, 2015) adlı komedinin girişinde eğlenceli bir saygı duruşunda bulunulan müzikal türünü Amerikan sineması ile tanımamız, türün yine Hollywood çıkışlı olmasındandır. Yoksa biz Avare ile Hint şarkılı ve danslı filmlerine çoktan aşinaydık. Ancak bu filmler de bizimkiler gibi, müzikal olmaktan çok, şarkılı filmlerdi. Zaten Broadway sayesinde gösteri sanatları açısından sağlam birikime sahip ve o dönemde gösterişli bir müzikalin gerektirdiği paranın bulunduğu nadir ülkelerden olan Amerika‘da sinema sektörü, çoktan buna hazır durumdaki seyirci kitlesini 30lardan başlayarak müzikal bombardımanına tutmuştu. Daha ilk müzikal sayılan Broadway Melody‘den (Harry Beaumont, 1929) başlayarak, Golddiggers of 1933 (Mervyn LeRoy, 1933), On the Town (Stanley Donen & Gene Kelly, 1949), An American in Paris (Vincente Minelli, 1951), Singing in the Rain (Stanley Donen & Gene Kelly, 1952) gibi müzikaller, zaten gerçek dışı, düşsel ‘kaçış sineması’ içerikleriyle oldukça oyalayıcıydılar. Bunu türü küçümsemek için söylemiyorum, kesinlikle sinema tarihi içerisinde yeri olan, önemli bir türdür, ama çıkış noktası budur. 30lardaki ekonomik buhranı ve hemen peşinden İkinci Dünya Savaşı‘nı yaşayan yılgın insanlar için de muhakkak gerekliydi bu yapımlar.

Amerikan müzikalinin kilometre taşlarından Singing In the Rain

            Busby Berkeley filmleri, kalabalık kadrolu, gösterişli, eğlenceli filmlerdir. Ama MGM ile gelen bir anlayış türe saygın bir yer kazandırmıştır. Vincente Minelli, Stanley Donen gibi usta yönetmenler bu türe yönelmiş ve sonradan klasikleşecek hatta kültleşecek eserler vermişlerdi. Bu filmler Gene Kelly, Frank Sinatra gibi isimleri, hatta Fred Ataire-Ginger Rogers gibi ikilileri yıldız mertebesine yükselttiler.

50ler sonrasında tür önemini kaybetmeye başlamış olmalı ki, müzikal sayısında hızlı bir düşüş yaşanmış. 60lardaki West Side Story (Robert Wise, 1961), My Fair Lady (George Cukor, 1964), The Sound of Music (Wise, 1965) kesinlikle çok iyi filmlerdi.

 

 

 

 

West Side Story.

           

Bob Fosse‘nin Cabaret‘i (1972) Nazi Almanyası üstüne siyasal söylemleriyle klasik Amerikan müzikalinden hayli uzak, özgün bir çizgide seyreder. Tommy (Ken Russell, 1975) ve Hair (Milos Forman, 1979) de politik, isyankâr söylemleriyle farklı yerde duran, muhteşem rock operalardır. Hair, şarkılarıyla, özellikle de “Let the Sunshine In“le akılda kalıcı bir filmdi. Vietnam Savaşı‘na karşı duruşu ve hippi gençliğe övgü niteliğindeki anlatısı, birbirinden yetenekli oyuncuları ile seyri güzeldir. Tommy ise The Who grubundan çok Oliver Reed‘in varlığından güç almaktadır. Film müthiş bir medya eleştirisi içeriyordu ve Elton John, Tina Turner, Eric Clapton gibi rock starları kadrosunda barındırarak öne çıkıyordu.

Başka ülkelerden örnekler, elbette ki Amerikan müzikalleri kadar gösterişli değildirler. Birkaç ilginç Fransız müzikali vardır. Jacques Demy‘nin Şerburg Şemsiyeleri‘ni (Les Parapluies de Cherbourg, 1964) ve 26sına Üç Yer‘ini (Trois places pour le 26, 1988) gibi. Pink Floyd, The Wall (Alan Parker, 1982) filmi, 95 dakika süren müthiş bir video klipti adeta. “We don’t need no education, dıt dı rıt dı dıt dı dıt…”

Lars von Trier, 2000’de sarsıcı müzikal Dancer in the Dark’ı yaptı. Şarkıcı Björk ilk ve sanırım tek oyunculuk denemesinde, Catherine Deneuve karşısında hem de, ezilmiyordu. Basbayağı bir melodramdı, ama insanı alıp götürüyordu. Chicago (Rob Marshall, 2002), müzikalin eski muhteşem günlerine bir saygı duruşu gibiydi. Japonya’dan gelen Happiness of the Katakuris (Takashi Miike, 2001), gerçek anlamda bir başyapıt denecek, komedi, gerilim ve müzikalin inanılmaz bir dengede seyrettiği çılgın bir yapımdı. Miike zaten uçuk, sıra dışı bir yönetmen olarak insanı her filmiyle şaşırtmayı başaran bir sinema ustasıdır. Tam bir dehşet müzikali! İşini kaybeden Katakuri ailesinin reisi Masao, dağlık bir alana geniş ailesi için bir tatil evi yaptırır. Burayı işleterek ailesini geçindirecektir. Ancak uzun süre misafirleri olmaz. Nihayet bir gün bir konukları olur, ama ertesi gün ölüsünü bulurlar. İşyerleri için kötü intiba yaratacağını düşünür ve cesetten kurtulurlar. Ancak gelen her misafir ölmeye başlayınca, ailenin onlar için dağlara kazdığı mezar sayısı da artmaya başlar. Tatil evlerinin yakınından yeni bir yol geçeceğinin haberini alırlar sonra ve sevinirler. Ancak bu yol, bu ürkütücü ailenin mecburen oluşturduğu mezarlıktan geçecektir!

 

 

Daha önceden buna benzer bir türde ancak Rocky Horror Picture Show (Jim Sharman, 1975) vardı ve oldukça eğlenceli bir işti.

Bizde müzikal, karşılığını daa çok Arabesk filmlerinde buldu. Bunun en özel örneklerini Orhan Gencebay verdi, kim ne derse desin.

Aslında Gencebay’ın sinemayla ilişkisi ilk başrolü olan Bir Teselli Ver (Akad, 1971) ile başlamıyor. 1967’de TRT’den ayrılmasının üzerine piyasada Muzaffer Akgün, Ahmet Sezgin, Nuri Sesigüzel gibi pek çok sanatçının arkasında bağlamasını konuşturduğu bir dönemde Kızılırmak-Karakoyun (Akad, 1967), Ana (Akad, 1967), Kuyu (Metin Erksan, 1968), Kozanoğlu (Yılmaz, 1967) gibi filmlerin müziklerine katkıda bulunur. Yıllar sonra Kızılırmak-Karakoyun’da onun sesinden halk türküleri dinlemek beni şaşkınlığa uğratmış, aynı zamanda da ona olan ilgimi artırmıştı.

 Gencebay filmlerini daha çok içlerindeki şarkılar nedeniyle izlenirdi. Diğerleri gibi konserlere çıkan, bu şekilde halka buluşan bir sanatçı değildi. Filmleri genelde aynı şablonu içeriyordu. Kavuşamamalar, intikam, düşman âşıklar… Bir sürü dram. Ama hakkını vermeliyim ki, biraz da tipinin avantajını kullanarak, pek çok arabesk şarkıcıdan iyi oyun vermekteydi. Ferdi Tayfur’u Utanıyorum’da (Melih Gülgen, 1984), İbrahim Tatlıses’i Alişan’da (Şerif Gören, 1982 -Gerçi Alişan arabesk filminden çok, Şerif Gören’in üslup denemesi yaptığı ve İbo’yu zorladığı bir çalışmadır-) iyidir. İkisi de sonradan yönetmenliği deneyen bu iki sanatçıda iyi-kötü sinema duygusu vardır. Ama bahsettiğim dönemdeki filmlerinde oyunculukları gerçekten berbattı. İbrahim Tatlıses, Yılmaz Güney’e öykünen, ama o olmayı beceremeyen, onun karikatürü kalan oyunuyla filmlerde çok iticiydi. Alişan’da biraz bunu aşmaktadır.

 

 

 

 

 

 

Tatlıses, hayatının oyununu verdiği Alişan’da.

 

Gencebay, yukarıdaki genellemenin dışında, sadece katkıda bulunduğu film müzikleriyle değil, birkaç (nispeten) ayrıksı filmiyle de şaşırtır. Genelde sağ ya da en azından muhafazakâr bir çizgi izleyen Gencebay’ın, dönemin modası gereği olduğu aşikâr olsa da, Hatasız Kul Olmaz (Osman F. Seden, 1977), Feryada Gücüm Yok (Şerif Gören, 1981) gibi toplumsal mesaj içeren filmleri vardır. Ama bunların en sürprizlisi, hiç kuşku yok ki, Derdim Dünyadan Büyük’tür (Şerif Gören, 1978). Orada marangoz emekçi Orhan, yaşamakta olduğu gecekondu mahallesini sakinleriyle birlikte, orayı ele geçirmeye çalışan para babasına karşı savunur. Halkın içinde, otobüste, kuyruklarda geçen diyaloglar dikkate değer ve alabildiğine eleştireldir. O kadar sıkı olmasa da hatırı sayılır sol söylem içerirler. Para babasının adı Rahmi Kapancı’dır ve gecekondu kızına âşık olup başta babasına karşı çıkan oğlu, Erol Toy’un İmparator’unu okur! Orhan Gencebay film boyunca parka giyer ve sonunda evleri yıkmaya gelen kepçelerin karşısında mahallece oturma eylemi gerçekleştirilir. Antolojilere geçecek bu sahnede tüm mahalle Gencebay’la birlikte “İnsanız, insanca yaşamaktır gayemiz… Biz görmesek de görecekler var, bitecek dertlerimiz”i söylerler! E, yönetmen Yol’un Şerif Gören’i olunca, Şerif Gören de Yılmaz Güney’den feyz almış bir yönetmendir hani, ister istemez mesajlar akacaktır.

 

 

 

Toplumcu arabesk ve Gencebay’ın parkası.

Bir de Zeki Alasya’nın yönettiği, Gencebay’ın ilk defa komedi denediği Kaptan (1984) var. Buradaki oyununun çok iyi olduğunu söyleyemem, ama çaba takdire değer. Hülya Avşar’la da iyi bir ikili oluştururlar. Borcunu ödeyebilmek için gemisinin sahibi armatörü arayan kaptanın adama ulaşmak için kaçırdığı kızına yol esnasında aşık olmasını ve yaşadıkları maceraları anlatan film oldukça sürükleyicidir. Film müziğinde de hayranları şaşırtacak derecede Orhan’ın tarzının dışında, hiçbir albümüne koymadığı, “Ben İsterim Bu Yaşamdan Hakkımı” adında bir parça var.

Sonuç olarak müzikal, bizde hala şarkıcı filmleriyle sınırlı bir tür. Korku sineması nasıl bizde belli bir aşama kaydettiyse, bu türün de bir gün aynı gelişmeyi sergileyeceğine inanıyorum.

 

 

Beğene bileceğinizi düşündüklerimiz...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir