SİNEMADA TÜRLER-7 MELODRAM – İlker Mutlu

Share

Melodram, bizim sinemamızda komedi ve avantürle birlikte en fazla el atılan üçüncü tür. Daha sinemanın başlangıcından itibaren sadece bizde değil, tüm dünyada rağbet görür olması boşuna değil. Zira insanoğlu başkalarının ıstıraplarını seyretmeyi seviyor, hatta yeğliyor doğrusu. Bizde çekilen ilk konulu film olan Pençe (Sedat Simavi, 1917) muhtemelen bir melodramdı. Muhtemelen diyoruz, çünkü bugün kayıp filmlerimizden biridir. Muhsin Ertuğrul’un ilk filmi olan İstanbul’da Bir Facia-i Aşk (1922), adında bile melodramı çağrıştıran bir filmdir ve sinemanın bizde hala emekleme çağında olduğu o dönemde izleyici rekoru kırmıştır. Ertuğrul’un çoğunlukla melodrama yönelmesi boşuna değildir. Onu izleyen sinemacıların da yoğun katkısıyla, Yeşilçam sineması, esasen bir melodram sinemasına dönüşür. Akım ‘90lara kadar gücünü hissettirecek, hatta adı Melodram (İrfan Tözüm, 1988) olan bir filme kadar varacaktır!

Melodram kelimesi, melo ve drama köklerinin birleşmesinden oluşur ve melodiyle süregiden dramı vurgular. Bu tür filmlerin en az oyuncular kadar başrole yerleşen ve bazen onlardan rol çalan müzikleri olması bundandır.

Amerika’da David Wark Griffith, Broken Blossoms (Kırık Çiçekler, 1919) filmiyle türün ilk esaslı klasiğini verir. Hollywood’un dünya sinema piyasası üzerindeki etkisi, türün kısa sürede tüm dünyaya yayılmasına neden olur ve Hindistan, mısır ve nihayet Türkiye’de melodram, tür olarak yaygın bir hal alır. ‘40larda, Avrupa kökenli Vincente Minelli, Douglas Sirk gibi yönetmenler, Hollywood melodram sinemasının gerçek başyapıtlarını ortaya koymaya başlarlar. Hatta Sirk, özellikle Her Şey Senin İçin’le Avrupalı yönetmenlere ilham kaynağı olur ve Fassbinder gibi ayrıksı bir yönetmen bile onun melodram anlayışını filmlerinde kullanmaya, hatta Her Şey Senin İçin’i karakterleri değiştirerek, ama öyküden sapmadan uyarlamaya (Korku Ruhu Kemirir/Fear Eats Soul, 1974) vardırır.

Melodram, başlarda önemsenmemiş bir türken, Avrupalı eleştirmenlerin bu türün yönetmenlerinin kendilerine özgü bir dil ürettiklerini keşfetmeleri üzerine saygınlık kazanmıştır. Hatta Antonioni (La Notte, 1961; Il Desreto Rosso, 1964) gibi çok önemli yönetmenler, filmlerinde melodramı kullanmaya başlarlar. Franco Zefirelli, akımın son büyük üstatlarından biriydi (Angelina, 1947; Romeo and Julliet, 1964; Brother Sun Sister Moon, 1972; Endless Love, 1988). Onun başyapıtlarından sayılan Şampiyon (The Champ, 1979), bizde aylarca gösterimde kalmış, tüm izleyiciyi gözyaşına boğmuştu.

Ama Türk izleyicisini (aynı zamanda dünya izleyicisini de) esas avucuna alan, 1970 tarihli Arthur Hiller filmi, Aşk Hikayesi (Love Story) olmuştu. Şarkısı hala hatırlanan, müthiş bir klasiktir.

Bizim sinemamız anılırken Yeşilçam deriz ve Yeşilçam denince de akla ilk gelen şey melodram olur yukarıda andığım gibi. Düşünün, Muhsin Ertuğrul’un ilk filmi, bir kadın uğruna mahvolan bir hayatı ele alır. Nitekim aynı yönetmenin ilk sesli filmi olan İstanbul Sokaklarında (1931), birleşemeyen sevgilileri, kör olan aşıklarıyla daha koyu bir melodramdır.

Melodram, Mısır sinemasına bizden önce diyemesek de daha yerleşik bir şekilde girmişti. Vedat Örfi Bengü, Mısır sinemasının da kurucularından sayılan bir Türk yönetmen olarak, orada oluşan ve bizim seyircimize de pek uygun alışkanlıkları sinemamıza taşımış, Yeşilçam da bu Mısır filmlerini bolca uyarlamıştır.

‘50lerde tiyatrocular yitip, artık sinemacılar Yeşilçam’a iyice hakim olmuşsa da, melodram önemini kaybetmeyecekti. Seyirci sayısı giderek artacak, bu da yeni yapımcıların hevesle sinemaya girmelerinin önünü açacaktı. Kar getiren bayağı melodramlar, filmlerimizin kalitesini de günden güne düşürüyor, tek tipleşmelerine neden oluyordu. Sinemamızda kişiye özel rollerin yaygınlaşması ve oyuncularımızın bu yüzden kendilerini geliştirememeleri, ne yazık ki bu dönemin eseridir. Çünkü belli yıldızlar, seyircinin aklına o rollerle yerleşmiş oluyor ve farklı yönelimler seyirci tarafından yadırganıyordu.

’60larda melodram, Ayşecik, Ömercik, Yumurcak gibi çocuk kahramanlı filmlerle iyice çığırından çıkmıştır bizde. Bunların arasında gerçekten kaliteli yapımlar yok değildi, ama öyle bir enflasyon yaşandı ki, bu yapımlar istisna halini aldı.
Üretimin bir anda artması ve senarist sayısının bu üretimi karşılayacak düzeyde olmaması nedeniyle, Yeşilçam melodramı, hep aynı hikayelere sıkışıp kalmıştır: sınıf atlama hayali kuran fakir insanlar, ayrı dünyanın insanı aşıklar, akla hayale gelmeyecek acı tesadüfler sinemamızı istila eder.
Düzeyli melodramlarımız olmamış mıdır bu arada? Olmuştur elbette. Buna en güzel örnekler, Atıf Yılmaz filmleridir: Mine (1983), Selvi Boylum Al Yazmalım (1977), Seni Seviyorum (1983) gibi.
Melodramın bizdeki Selvi Boylum Al Yazmalım ve Yalnızlar Rıhtımı (Lütfü Akad, 1959) ile birlikte en büyük üç başyapıtından biri de Üç Arkadaş’tır (Memduh Ün, 1958). Sinemamızın en iyi filmlerinden biri olarak sayılan ve melodramın bütün özelliklerini barındırmasına rağmen bunu en düzeyli şekilde seyirciye yansıtan filmi Ün bir defa daha çekmiştir (1971). Melodramı sinemamızda yaygınlaştıran bir diğer unsur da Muazzez Tahsin Berkant gibi yazarların popüler romanlarının uyarlamaları yapılarak seyirci elde etme çabasıdır. Kerime Nadir’den uyarlanan Hıçkırık (Atıf Yılmaz, 1953) ve Samanyolu (Nevzat Pesen, 1959), Muazzez Tahsin Berkant’tan uyarlanan Küçük Hanımefendi (Nejat Saydam, 1961), nispeten düzgün ve sevilen filmlerdir. Ama Ertem Eğilmez’in doğrudan melodramın temel eserlerinden Pygmalion’dan, bir parça da Mahmut Yesari’den uyarladığı Sürtük (1965) unutulmaz. Bizde defalarca çekilmiştir.Melodram türünün ticari sinemamızdaki en önemli ismi olan ve bu türün filmlerimize iyice yerleşmesini sağlayan yönetmense Muharrem Gürses’tir. Aynı zamanda oyuncu ve senarist de olan Gürses, 1952’den 1990’a kadar, çoğu melodram türünde 83 film yapmıştır. Bunların çoğu ağdalı isimlere sahiptir: Zeynep’in Gözyaşları (1952), Evlat Katili (1955), Yetimler Ahı (1956) gibi.

Melodramın tutulması neticesinde sanat filmleriyle tanıdığımız pek çok yönetmenimiz de bu akıma kapılmıştır. Lütfü Akad Kalbimin Şarkısı (1956), Meyhanecinin Kızı (1958), Vesikalı Yarim (1968) çekmiştir. Berlin’den ödüllü Metin Erksan Hicran Yarası (1959), Sevmek Zamanı (1965), Ölmeyen Aşk (1966) gibi filmlerle türe katkıda bulunmuştur. Üç Arkadaş’ın Memduh Ün’ü Yetim Yavrular (1955), Güneş Doğmasın (1961) gibi örnekler verir. Halit Refiğ Yasak Aşk (1961), Aşk Fırtınası (1972) gibi yapımlarla türde yerini alıken, Ertem Eğilmez Seni Bekleyeceğim (1966), Ertem Göreç Alnımın Kara Yazısı (1968), Vedat Örfi Bengü Sızlayan Kalp (1948), Süreyya Duru Aşk ve İntikam (1965), Orhan Elmas Adını Anmayacağım (1971), Safa Önal Ölünceye Kadar (1970), Nevzat Pesen Meyhanenin Gülü (1966), Duygu Sağıroğlu Ben Öldükçe Yaşarım (1965), Osman Seden Sönen Yıldız (1956), Berduş (1957) gibi filmlerle türü zenginleştirir.
Melodramlar, karşıtlıklardan oluşur. Hikayedeki çatışmayı da bu zengin-fakir, güzel-çirkin, güçlü-zayıf, iyi-kötü zıtlıklarıdır. Bu özellikler kaba hatlarla yansıtılır seyirciye. Klişe tipler de bu karşıtlıklardan çıkar: vamp kadın, zorba adam, yufka yürekli delikanlı gibi.

Bizde melodramın uzun yıllar hüküm sürmüş olması boşuna değildir. İzleyici kendi yaşantısıyla paralellikleri kolayca kurar bunlarda; film onların parçası haline gelir (bugün bu olguyu tv dizilerinde yaşıyoruz. Zaten bunlarda Yeşilçam melodramlarının uzantıları değiller mi?). Türün sıradanlığı ve basitliği, geniş halk yığınlarını kolayca avucunun içine almasını sağlar. Sonunu başından tahmin etmesi bile rahatsız etmez onu. Aynı filmi defalarca izleyebilir. Bu durumun oluşturduğu ticari yaklaşım, aynı senaryoların tutulan yıldızlarla defalarca yinelenmesine neden olmuştur.
Melodramlarda oyunculuktan, hikayedeki kişilerden çok öykü ön plandadır. Konular değişmez belki, ama o konunun işleniş şekli filmin değerini artırabilir. Üç Arkadaş, buna iyi bir örnektir. Keza Kambur (Atıf Yılmaz, 1973) da öyle. Kişilerin yüzeyselliği, melodramı masallaştırır; karakterler tek boyutludur, siyah ya da beyazdır, griye yer yoktur bu filmlerde.

Melodrama bir furyaydı, geldi geçti diyemeyiz. Melodram, arabesk filmlerle devam ettiği yolculuğunu bugün televizyonda sürdürmeye devam ediyor.

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir