SİNEMADA TÜRLER-7 / İLKER MUTLU

BELGESEL

 

Sinema sanatı kısa sürede gelişerek köşemdeki yazı dizisinde ele almaya çalıştığın türlerle zenginleşmiştir. Türsel açıdan en temel ayrım, kurmaca ve kurmaca olmayan filmler arasında olmuştur. Bu iki tür de kısa sürede çeşitli alttürlere ayrılmıştır. Bu alttürlerden biri olan belgesel alanı, kendi içinde öyle çeşitlenmiştir ki, belgeselin herkesçe kabul gören net bir tanımını yapmak güçtür.

Henüz emekleme çağındaki sinemanın ilk ürünleri, bir nevi belgeseldiler. Bunların belirgin bir konu bütünlüğü olan anlatı sineması haricinde, anı belgelemeye yönelik olarak geliştirildiğini düşünmek mümkündür. Lumiere’lerin ilk filmi, Lumiere Fabrikalarmdan Çıkış (La sortie des usines Lumiere-1895)’tır örneğin ve bir fabrikada işçilerin dağılışını belgelemiştir.

Neticede, belgesel filmler sinema tarihinin başlangıcını oluşturur ve pek çok ülkede ilk zamanlarda, film gösterimlerinde belgesel sayısı kurmaca filmlerden fazladır. 1907 sonrası bu oran kurmaca lehine değişir ve bunlar daha fazla ilgi görür. Belgesel türü bir kenara itilmeye başlamıştır. Sinemada gösterim şansı için savaş veren belgesel, zorlukları açarak zengin ve çeşitli biçimler, teknikler geliştirmeyi de başarabilmiştir.

Belgesel yapımlar kurmaca olmayan film türlerinden sayılmakla birlikte bazen kurmaca öğeler içerebilirler. Buna ilk örnek olarak Nanook gösterilebilir, Flaherty, Nanook of the North (1922) isimli belgesel filminde bu ana karakter çerçevesinde olayları ele alır. Film aynı zamanda büyük ses getiren ilk belgeseldir. Flaherty buradaki yaklaşımını sonraki filmlerinde de sürdürecektir.

Nanook of the North

            Film Kameralı Adam‘ı (The Man with a Movie Camera, Dziga Vertov, 1929) da çığır açan bir belgeseldir örneğin. Aslen bir şehir belgeseli olmakla birlikte kurguda devrim olarak nitelendirilebilecek bir sürü trük kullanır Vertov filminde. 1971 yapımı Le Train en Marche (Chris Marker), 1930’larda Rusya’da uygulanan bir deneyi müthiş detaylarla anlatır. Rusya’yı bir uçtan bir uca kat eden bir trenin her bir vagonu ayrı işleme ayrılmış şekilde tam bir film stüdyosuna dönüştürülmüştü. Yolculuk esnasında çekilen filmler aynı gün yıkanıp, montajlanıyor ve trende seyredilir hale getiriliyordu.

Sıradan Faşizm (Obyknovennyy Fashizm, Mikhail Romm, 1965) unutulmaz bir belgeseldir. Hitler‘in ve onunla birlikte faşizmin yükselişini ve düşüşünü etkili ve yer yer esprili bir dille anlatan belgesel insanı bir anda vurur.

                              

Sıradan Faşizm

            Bizim sinemamızda da kuvvetli bir belgesel geleneği vardır. Bunlar yaygın gösterime girmedikleri için pek bilinmezler. Süha Arın (Safranbolu’da Zaman, 1977; Tahtacı Fatma, 1979), Behiç Ak (Türk Sinemasında Sansürün Tarihi), Şadan Kamil (Dağları Delen Ferhat, 1959) gibi pek çok isim sayılabilir bu türde iz bırakan. Tabii Lütfi Akad‘ın aslında ne yaman bir belgeselci olduğunu gösteren Tanrının Bağışı Orman (1963).

İstanbul Hatırası

            Fatih Akın‘ın İstanbul Hatırası (2005), sinemada izlediğim nadir yerli belgesellerdendi ve Türk müzik piyasasına genel, hüzünlü bir bakış atıyordu. Sinemada en son izleme şansı bulduğum yapımsa Ceyda Torun’un yurtdışında da ilgi gören 2017 yapımı eğlence ve hüznü harmanlayan belgeseli Kedi idi.

Festivaller haricinde sinemada izlemeyi başardığım ender belgesellerden beni en çok etkileyeni Microcosmos (Çayırın Sakinleri, Claude Nuridsany & Marie Perennou, 1996) olmuştu. Dünyanın gözle görülebilen en küçük sakinlerinin hayat mücadelelerini ve aşk yaşamlarını müthiş güzellikte görüntüler ve ustaca hazırlanmış bir müzik eşliğinde veren nadide bir belgeseldi. Michael Moore belgeselleri politik, sarsıcı ve eğlenceli yapımlardır. Bowling For Columbine (2002), Fahrenheit 9/11 (2004), iki başarılı örnek mesela.

Microcosmos

            Bugün neredeyse diğer film türlerinin hepsinde olduğu gibi belgeselde de sınırlar kalkmış durumda. Bir belgeseli artık bir komedi, bir macera filmi ya da bir ağıt gibi izleyebiliyorsunuz. Anlatılardaki monotonluk yerini öyle numaralara bıraktı ki gişe şampiyonları arasında belgesellere rastlamak artık sıradan bir olay haline geldi. Daha yeni seyrettiğimiz The Imposter (Hayat Avcısı, Bart Layton, 2012) bir çok macera filmiyle aşık atabilecek bir gerilime ve ritme sahip örneğin.

Yine Ônibus 174, 2002 Brezilya yapımı, 11 ödüllü, etkileyici bir belgesel. Yaklaşık 2 saat tutan süresi boyunca, hiç acele etmeden, bir otobüste geçen rehin alma öyküsünü, rehinecinin geçmişine ve yetişme şartlarına da değinerek ve bu vesileyle Brezilyalı sokak çocuklarının dramını da ele alarak anlatıyor. Olayın gerçekleştiği gün yapılan aktüel çekimler, haber kayıtları ve sonrasında tanıklarla yapılan röportajlar harmanlanarak geliştirilen anlatı hiçbir zaman monotonluğa düşmüyor ve izleyiciyi kolayca içine alıyor. Filmin iki yönetmeni (José Padilha, Felipe Lacerda) eldeki kısıtlı imkânları, yani bulabildikleri görüntüleri etkili şekilde montajlayarak, en iyi şekilde kullanmışlar. Belgeselin sonunda boğazınıza yediğiniz yumruk, her gün şehirlerimizin sokaklarında dolanmalarını bıkkınlıkla izlediğimiz sokak çocuklarına bakışımızı yeniden sorgulatıyor bize.

Onibus 174

            Arada belgesel de izleyin. Hayatın kaçırdığınız pek çok detayını onlarda bulacaksınız…

 

İLKER MUTLU

 

Beğene bileceğinizi düşündüklerimiz...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir