SİNEMADA TÜRLER-8 AVANTÜR – İlker Mutlu

Share

Avantür, aslında İngilizce “adventure” (macera) kelimesinden bize geçen bir isimlendirme. Lakin tür bizde o denli tutuluyor ve kendi starlarını yaratıyor ki Yeşilçam için neredeyse bütünüyle bir avantür sinemasıdır diyebiliriz. Komedi yapsa da, şarkıcı filmi çekse de bu durum değişmez; o film bir yere kadar mutlaka avantürün kalıplarını içerir. Sinemayı bizde asıl yaygınlaştıran unsur avantürdür. En sevdiğimiz oyuncular daima avantür yıldızları olmuştur. Dünya sinemasında da genellikle böyledir bu. Avantür sineması kendi oyuncu yıldızlarını yarattığı gibi yıldız yönetmenlerini de yaratmıştır. Bizdeki Yılmaz Atadeniz (hadi daha yenilerden mesela Osman Sınav), Hollywood’daki George Lucas gibi.
Saydığım isimlere bakıp, konumuz avantür değil miydi, dediğinizi duyar gibi oluyorum. Sinema türlerin iç içe geçmesine fazlaca olanak tanıyan bir sanat dalıdır. Bu yüzden filmleri türleri yönünden tanımlarken bazen korku-bilimkurgu-macera gibi aykırı görünen tabirler kullanırız.

Avantür, macera demek dedik. Macera da daha sinemanın doğuşuyla başladı denebilir. İlk hit filmlerden Büyük Tren Soygunu (The Great Train Robbery, Edwin S. Porter, 1903) bir westendir, ama aynı zamanda avantürdür. Avantürün halk üzerindeki etkisini keşfeden yapımcılar daha o zamandan seriyaller üretmeye başlamışlardır. Seri şeklinde Flash Gordon, Tarzan filmleri yapılması, Bulldog Drummond gibi polisiye karakterler yaratılması boşuna değildir. Avantür sineması kara film, gerilim filmi gibi pek çok türün de önünü açmıştır. Humphrey Bogart’ın Malta Şahini (The Maltese Falcon, John Huston, 1941) gibi filmlerde canlandırdığı dedektif karakteri tam bir macera adamı değil midir?
Çocukluğumuzun o muhteşem sinema günlerinin en güzel anıları hep avantür filmlere dair değil midir? O filmlerden çıkardınız ve heyecanlandığınız sahneleri, o filmlerin starının hareketlerini taklit ederek yinelerdiniz. Mahallenize, evinize vardığınızda, o sahneleri aranızda canlandırarak eğlenirdiniz.

Dünya sinema sektöründe avantür, sinemanın icadından bu yana en fazla gelir getiren türlerden biri. Daha Hollywood’un sessiz yıllarında Rudolph Valentino, Douglas Fairbanks gibi yıldızlar yaratmış, bu yıldızların fanları, sinemada farklı bir kültür oluşmasına neden olmuştur. Valentino genç yaşta öldüğünde sadece Amerika’da değil, Avrupa’da da pek çok kadının intihar ettiği anlatılır.
Durum bizim sinemamız için de geçerlidir. ‘30lardan itibaren Yeşilçam’ın yaygın halde ele aldığı Kurtuluş Savaşı’nı anlatan filmler, avantürün pek çok öğesini barındırmaktaydı. ‘60ların başında bu tür gittikçe hızlandı ve Ayhan Işık, Orhan Günşiray, Kartal Tibet, Cüneyt Arkın, Yılmaz Güney gibi kendi yıldızlarını yarattı. Bu dönem aynı zamanda tarihi avantür filmlerin de seri halde üretilmeye başlandığı yıllardı. Malkoçoğlu, Kara Murat, Karaoğlan ilk filmlerini ‘60larda verdi.

 

 

 

 

 

 

Spaghetti westernlerin tüm dünyada yankılar uyandırması üzerine bizde de yerli westernler üretilmeye başlandı. Ayhan Işık, Sadri Alışık, Yılmaz Güney, Cüneyt Arkın, Ahmet Mekin, Murat Soydan westernler çektiler. Ahmet Sert tarafından üretilen dekor ve kostümlerle çekilen bu filmler, pek çok yan rol oyuncusunun da başrole taşınmasının yolunu açtı. Yılmaz Köksal, Behçet Naçar, Bilal İnci, Levent Çakır gibi aslında yetenekli, ama ikinci planda kalmış oyuncular öne çıktı ‘70lerin başında. Bizde çok tutulan Zagor, Teksas hatta Red Kit gibi çizgi romanların filmleri üretildi!
Avantürün ‘60larda başlayıp, ‘80lere dek süren hükümranlığının ilk dönemine Çirkin Kral filmleriyle Yılmaz Güney damgasını vurmuştu. ‘60ların sonunda Güney sanat sinemasına yönelince Kartal Tibet ve Cüneyt Arkın öne çıktı ve avantürde ipi göğüsleyen Arkın oldu. Krallık tacını da ‘80lerin ortalarına kadar kimseye bırakmadı.
Bizdeki avantürler, tarihsel filmler, yerli çizgi roman uyarlamaları haricinde, genellikle özgün yapımlar değildi. Çoğu adaptasyon işlerdi. Zaten üretim enflasyonunun yaşandığı ‘60lar Yeşilçam’ında özgün işler çıkarmak pek de olası değildi. Yapılan yüzlerce filmin senaryosunu Bülent Oran, Safa Önal gibi bir avuç senarist yazıyordu.
‘70lerin sonlarında başlayan seks filmleri dönemi Yeşilçam’ın geliştirdiği pek çok tür gibi avantürü de yavaşlattı. Ama bu dönemde de, bunu takip eden ve ‘90lara kadar varacak arabesk döneminde de avantür, bu yapımların olmazsa olmaz motifi olarak kaldı. Örneğin Behçet Naçar erotik dönemde Komando Behçet (Yılmaz Atadeniz, 1974) gibi seriyaller üretirken, arabesk döneminde Orhan Gencebay, Cüneyt Arkın’la başrolü paylaşarak, Doruk (Melih Gülgen, 1985) adında bir avantür filme imza atıyordu. Yine Müslüm Gürses, Behçet Naçar’la birlikte pek çok arabesk-avantür filmde oynadı.
‘90ların sonuna doğru sanat sineması yeniden tırmanışa geçerken, perdenin ardından ürkek ürkek başını uzatan avantür, önce Deliyürek, sonra da Kurtlar Vadisi gibi dizilerle ve bunların sinema uyarlamalarıyla hayatımıza girmeye başladı.
Günümüzde komedi ve korkunun geçer türler haline gelişiyle (şimdilik) geride kalan avantür, yine de Cingöz Recai (Onur Ünlü, 2017), Son Osmanlı Yandım Ali (Mustafa Şevki Doğan, 2006) gibi uyarlamalar ve Kurtlar Vadisi filmleri, Fetih 1453 (Faruk Aksoy, 2012), Ejder Kapanı (Uğur Yücel, 2009) gibi filmlerle arada “Ben de buradayım!” demeye devam ediyor.

New York’ta Beş Minare’yi (Mahsun Kırmızıgül, 2010) arabesk-avantür filmlerin bir uzantısı olarak görmek mümkün değildir artık. Avantürün destekleyicisi olarak da geriye sadece dizilerin kalmasını istemiyoruz doğrusu. Aslında sinemanın bu her daim başta olan sürücüsü, bugün dünya sinemasına hala hakim ve yıldızlar üretmeye devam ediyor. Bizde hala en çok seyirci bulan tür de budur. Bugün Hint sinemasını bizde ayakta tutan iki yıldız olan Shah Rukh Khan ve Amir Khan, aslen birer avantür, aksiyon yıldızıdırlar. ‘90ların Rambo’su, Terminatör’ü Stallone ve Schwarzenegger, Statham gibi yeni yıldızlarla bir araya gelerek, gişe bombaları yaratmaya devam ediyorlar, Cehennem Melekleri (The Expendables, Sylvester Stallone, 2010) gibi.
Dilerim bizim sinemamız da kendi yıldızlarını dizilerden değil, kendi içinden bulur…

İstanbul Film Festivali

Bu yıl 38ncisi düzenlenen festivalin izlediğim pek çok iyi film ve tanıştığım yeni sinemacı dostlar haricinde en büyük kazancı, sinema yazarı dostum Alican Sekmeç’in de yardımıyla üç büyük duayenle, Jak Şalom, Agah Özgüç ve Vecdi Sayar’la buluşmam oldu. Üçü de ilerleyen yaşlarına rağmen dimdik, ayaktaydılar. Vecdi Sayar, festivali gün gün takip ederken, 80li yaşlarını süren Agah Özgüç, yeni kitabının düzeltmelerini yapıyordu. Jak Şalom ise ‘60lı, ‘70li yılların etkili derneği Sinematek’i, Kadıköy Belediyesi’ni de desteğiyle yeniden canlandırma çabasındaydı. Bu üç çınarın gayretleri ve köşelerine çekilmeyip sürekli üretimde kalma çabaları, bizim gibi genç kuşakların yılgınlığını gözümde bir kere daha anlamsızlaştırdı.
Daha yapacak çok şey var. Daha üreteceğiz. Üreteceğiz ve ülkeyi ileriye taşıyacağız. Kurtuluş meşalesinin Mustafa Kemal tarafından Samsun’da yakılışının 100. Yılını yaşamakta olduğumuz şu günleri her an daha coşkuyla, daha inatla kutlamalıyız. Nice yüz yıllara…

İlker Mutlu

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir