SİNEMAMIZ ATATÜRK’Ü NE KADAR İŞLEDİ? / İLKER MUTLU

Share

Sinemada Türler dizime biraz ara vereceğim. Aslında bu yıl Samsun için çok önemli bir yıl ve bunu sürekli vurgulamak gerek. Mustafa Kemal’in şehrimize gelip kurtuluş meşalesini yakışının 100ncü yılındayız. Bu yıl daha ocak ayından başlayarak tüm bir 2019’a yayılan bir kutlamalar dizisiyle, yer yerinden oynayacak şekilde kutlanmalıydı ama gecikildi. Çok gecikildi. Ben de aslında en azından Mayıs sayısına koymam gereken bu yazıyı bir ay gecikmeli tamamlayarak bu ayıpladığım gecikmeye katkıda bulundum bir bakıma.

Mustafa Kemal Atatürk, askeri başarısının, siyasal zaferlerinin yanında sanatın da önemini bilen ve bunu her fırsatta ortaya koyan bir lider olarak, sinema konusundaki düşüncelerini şöyle dile getirmiştir: “Sinema öyle bir keşiftir ki bir gün gelecek, barutun, elektriğin ve kıtaların keşfinden çok dünya medeniyetlerinin veçhesini değiştireceği görülecektir. Sinema, dünyanın en uzak köşelerinde oturan insanların birbirlerini sevmelerini, tanımalarını temin edecektir. Sinema insanlar arasındaki görüş, düşünüş farklarını silecek, insanlık idealinin tahakkukuna en büyük yardımı yapacaktır. Sinemaya layık olduğu ehemmiyeti vermeliyiz”.

Bir ulusu askeri dehası ile kurtaran, kuran, aynı zamanda sanata en az bunlar kadar değer veren bu büyük liderin ölümünden sonra üzülerek belirtmek gerekir ki, kendi ulusunun, yaratılan devletin sineması, onu çok uzun yıllar tema olarak alıp, dramatik bir oluşumda incelememiş, Ata’yı beyazperdeye aksettirememiştir. Sinemanın gücüne, belgesel niteliğine bu denli inanan Ata’nın devrimleri, kişiliği, sinema aracılığıyla uzun yıllar kitlelere ulaşmamış, arşivlere de yeterli belgeler kalamamıştır.

Halbuki büyük lider, 1932 yı1ında çevrilen ve İstiklal Savaşı üstüne yapılmış en iyi filmlerden olan Muhsin Ertuğrul’un “Bir Millet Uyanıyor” eserinde siyah bir perde önünde kamera karşısına geçerek, bir konuşma yapmaktadır.

Bir Millet Uyanıyor’da Atıf Kaptan.

Atatürk, Türk Sinemasının Muhsin Ertuğrul’un hakimiyetindeki Tiyatrocular Dönemi’nden sonraki ilk önemli yönetmenlerimizden Faruk Kenç’in (Yılmaz Ali, 1940; Kaçak, 1954) Almanya’da tahsil görmesini ve yeni sanat sinemayı en ince ayrıntısına kadar öğrenmesini teşvik etmiş ve döndüğünde Avrupa filmciliği hakkında detaylı bir rapor hazırlamasını istemiştir. Ancak ömrü bu raporu görmeye vefa etmeyecektir.

Yine Fuat Uzkınay’ın Kurtuluş Savaşı yıllarında yaptığı “Zafer Yollarında” isimli belge filmini 1934’de izlemiş ancak tatmin olmayınca çalışmanın sürdürülmesini istemişti. Kurulan komisyon Uzkınay’ın 3 bölümlük filmini 2 yıl çalışarak 12 bolüme çıkarttı. Ata bu sıralarda filmin durumunu sorup, filmin kendine ait sahnelerdeki görüntüsünün hareketsiz olması nedeniyle tamamlanamadığını öğrenince kızar ve “Ben hayattayım. Milli Mücadeleye ait bütün evrakım, kılıcım, çizmem hali hazırda mevcut olduğuna göre çağırdınız da bana düşen vazifeyi yapmadım mı? Böyle bir teklif karşısında kalsam memnuniyetle kabul eder, bir artist gibi filmde rol alır, hatıraları canlandırırım. Bu milli bir vazifedir. Çünkü Türk Gençliğine bu mücadelenin nasıl kazanıldığını ispat etmek, hatırda bırakmak ancak bu şekilde mümkün olacaktır” demiştir. Bu konuşmanın hemen ardından Ata’nın sağlığı bozulmuş ve “İstiklal” (Zafer Yollarında) adlı film onun istediği gibi olamamıştır.

Atatürk’ün sinemayla tanışması geç gerçekleşmiştir. Auguste ve Louis Lumière Kardeşler insanlık tarihine sinemanın ilk ışığını 1895’te armağan ettiklerinde Mustafa Kemal henüz 14 yaşında askeri okul öğrencisi bir gençti. Alman hayranlığı ile bilinen Enver Paşa Alman ordu filmleri üzerinden sinemanın propaganda gücünü fark edip 1915’te Merkez Ordu Sinema Dairesi’ni kurduğunda, Mustafa Kemal Kurmay Albay olarak Çanakkale’de dünya savaş tarihinde destan yazmakla meşguldü.

Atatürk, şüphesiz ki sinemanın bir sanat ve dahası ifade biçimi olarak önemini fark etmiş ve onu teşvik için bazı girişimlerde bulunmuştur. O, sinemanın çok yarayışlı bir icat olduğunu, halkın bundan gerektiği gibi faydalanmasını, sinemacılığın gelişmesini istiyor, bu münasebetle alınan vergileri %10’a indiriyor örneğin.

Yine Atatürk, Cumhuriyet’in 10. yılında devrimin gücünü sinemayla perçinlemek için Sovyet sinemacılarla 1933’te bir işbirliği yapılmasını desteklemiş, ortaya “Türkiye’nin Kalbi Ankara” adındaki yapım çıkmıştır. 29 Ekim 1933 tarihli, Atatürk’ün kendi sesinden dinlediğimiz 10. yıl nutku bu film için çekilen kayıtlardır.

Atatürk Amerikan elçisiyle “Türkiye’nin Kalbi Ankara”nın bir sahnesinde.

 

Atatürk’ün sağlığında Muhsin Ertuğrul’un yönetimindeki yerli sinema girişiminin yeni kurulan bir ülke sineması açısından en azından özgün ve özgür olduğu söylenebilir. Yeni Cumhuriyetin yerel sineması, yurt dışındaki benzerlerine oranla devlet adına daha az propaganda aracı olarak kullanılmış, ordunun ve savaşın öne çıktığı yapıtlar hayali bir övgüye hizmet etmek için değil kazanılan kurtuluş mücadelesinin gerçekliğini göstermek amacıyla çekilmiştir.

Atatürk yoğun ve yorucu programından fırsat buldukça ülkedeki her şey gibi daha emekleme aşamasındaki Türk Sinemasına ilgisini belli ediyordu.1931 yılında çekilen ilk sesli Türk Filmi olarak anılan “İstanbul Sokaklarında”yı bizzat sinemada izlemişti. “Şarlo İdam Mahkûmu” adlı filmi de İkiçeşmelik’teki Ankara Sinemasında seyretmiş, büyük keyif almıştı. Hatta o gün Ata’yı görmek için gelen ancak salona alınmayan kadınların içeri alınmasını emretmiş ve inkılâpçı kişiliğinin, kadın erkek eşitliğine yansıması ve Türk kadınına saygısı somut olarak ortaya çıkmıştı.

Atatürk sinemayla yalnızca seyirci olarak ilgilenmiyordu elbette. 1937’de Münir Hayri Egeli ile beraber hayatını ve Milli Mücadele dönemini anlatan bir senaryo yazmıştı: “Ben Bir İnkılâp Çocuğuyum”. Senaryoyu Münir Hayri Egeli filme alacaktı. Ancak Ata’nın bozulan sağlığı bu dileğini yerine getirmesine de engel oldu. Ata’nın kendi hayatının yüz otuz yedi sayfalık bir senaryo ile ele aldığı ve eserin esas noktalarının bizzat Atatürk tarafından düzenlendiği anlatılır. Ancak Atatürk’ün rahatsızlanmasıyla film çalışmaları hazırlık aşamasında kalır.

1933’te Halkevlerinin alacağı sinema aygıtlarının vergi ve resimden muaf tutulmasına dair kararla, bunların sinema salonları için elektrik ya da gazla çalışan sinema gösterim cihazı temin edilmiştir. Okuma yazma oranının düşük olduğu bir dönemde, genç Cumhuriyet’in eğitim ve inkılâp çabaları gösterilen filmlerle halka ulaştırılmaya çalışılmıştır.

Sovyetler Birliği’nde tek adam statüsündeki Stalin ve Lenin gibi liderler için filmler çekilmekteydi. 1933 yılında “Öldürülmeyen Adam” isimli Atatürk ve Milli Mücadele’yi konu alan bir film yapmak istemişse de bu girişim gerçekleşememiştir.

1939’da bu defa Fransız yapımcılar M. Bram ve Paul Nivoix’in Türkiye’de çekmek istedikleri “Türkiye İnkılabı ve Türk Kadını”, “Ebedi Şefimiz Atatürk’ün Hayatı” isimli propaganda filmleri Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık tarafından değerlendirilir. Film çekimleri için Fransız yapımcılar tarafından talep edilen 1.300.000 Fransız Frangı yüksek bulunur. Yetkili kurumlarca takdir görmesine rağmen, II. Dünya Savaşı’nın başladığı yıllarda, dış siyasette izlenen denge politikası nedeniyle projelerden vaz geçilir.

ABD’li yönetmenler tarafından America Prudential Insurance Company aracılığıyla1958’de hazırlanan “Incradible Turc – İnanılmaz Türk” (32) filmi Atatürk’ü konu almaktadır.

1950’li yıllarda yoğun olarak çekilen Milli Mücadele konulu filmlerin ortak özelliği bir suret olarak Atatürk’ün gösterilmemesidir. İslami esaslara göre suret yasağı, bir otokontrol mekanizması olarak sinemamıza girmiştir. Oysa kamera karşısına geçen, “yaşadığım sürece beni çekin” diyebilen Atatürk için bu ironik durum Yul Bryner, Douglas Fairbanks Jr., Ahmet Mekin gibi sanatçılarla aşılmaya çalışılmış fakat gerçekleşememiştir. Atatürk’ün ilk defa bir sanatçı tarafından canlandırılması 1982 tarihli Morc Mopty’nin “Ataturk” belgeseliyle gerçekleşmiştir. Günümüzde mesele, reklamlar, belgeseller ve Türk sineması açısından aşılmış olsa da temkinli yaklaşım sürdürülmektedir.

Ahmet Mekin’li bir Atatürk filmi güzel olurdu…

Ülkemizde Atatürk ile ilgili olarak yapılan filmler ya kurgu ile elde edilen belgesel filmler ya da Kurutuluş Savaşı’nı konu edinen öykülü filmlerdir. Bunları kısaca dökersek;

“İstiklal” (Zafer Yollarında), “Türkiye’nin Kalbi Ankara”, “Türk İnkılabında Terakki Hamleleri” (Sovyet belge ve derleme film uzmanı Esta Shaup ile Türk Yönetmeni Necati Çakus 3 yıl birlikte çalışarak bu filmi ortaya koymuşlardır. Film Türk Devrimlerine toplu bir bakış ve yorum getiriyordu. Film şu anda kayıptır.), “Atatürk Sevgisi” (Münir Hayri Egeli, tarih yazarı Cemal Kutay’ın çıkardığı Millet Dergisinin desteği ile 1954’de bu belge filmini yapmıştır), “Atatürk” (1966 yılında Ordu Film Merkezi Müdürü Albay Nusret Eraslan tarafından yapılan bu filmde Atatürk’ün özel hayatına, Latife Hanım’la evliliğine ait bazı sahneler bulunmaktadır),  “Atatürk ve Türk Kadını” (Yönetmen Behlül Dal, Türk Kadınlar Derneği adına bu belgeseli hazırlamıştır), “Atatürk” (12 Eylül’den sonra işbaşına gelen yönetimin bu konunun üzerine titizlikle eğilmesi sonucunda Belçika’lılar tarafından Ata’nın doğumunun 100. yıldönümü nedeniyle 52 dakikalık bir film yapılmıştır. Belçika’lı yönetmen Marc Mopty ilk kez Atatürk’ü bir oyuncuya rol vererek beyazperdeye aktarmıştır ve böylelikle bir tabu yıkılmıştır.), “Atatürk ve Dolmabahçe”, “Atatürk ve Sanat” (Mimar Sinan Üniversitesi Sinema Televizyon Enstitüsü öğrencileri ile Halit Refiğ tarafından gerçekleştirilmiştir.)

Bu filmlerin dışında yabancı devlet arşivlerinde de Atatürk ile ilgili filmler bulunmaktadır. Amerika’lılar 1959’da “İnanrlmaz Türk- The Incredible Turc” isimli bir film yapmışlardır.

Belgeseller dışıda, öykülü filmlere baktığımızda Kurtuluş Savaşının çeşitli biçimlerde ele alındığı filmleri görmekteyiz. Ancak Kurutuluş Savaşını şöyle ya da böyle ele alan öykülü filmlerin Türk Sineması içinde sayı olarak fazlaca yer tutmadığı görülmektedir.

Bu filmlerin en önemlileri şunlardır: Ateşten Gömlek -Muhsin Ertuğrul (1923), Ankara Postası -Muhsin Ertuğrul (1929), Bir Millet Uyanıyor -Muhsin Ertuğrul (1932), Vurun Kahpeye – Lütfi Ömer Akad (1949), Fato-Ya istiklal Ya Olüm- Turgut Demirağ (1952).

Televizyonun yayın hayatına girmesiyle birlikte az da olsa Kurtuluş Savaşının ekrana yansıdığını görüyoruz; Sultanhisar Destanı- Çetin Karamanbey, İttihat veTerakki-Ziya Öztan, Üç İstanbul-Feyzi Tuna, Yorgun Savaşçı-Halit Refiğ, Küçük Ağa- Yücel Çakmaklı gibi.

1981’de Belçika’lıların yaptığı filmi bir kenara koyarsak ülkemizde 1922’den 1987’ye dek çekilen 60’ın üstündeki öykülü filmlerin ortak özelliği hiç birinde Atatürk’ün gösterilmemesidir. Kurtuluş Savaşını canlandıracak bir filmde bizzat rol yapmayı öneren ve yapan bu alçak gönüllü büyük lider, üzülerek belirtmek gerekir ki ülkesinin sinemasında daima canlandırılmaktan kaçınılmış, gösterilemez gibi bir tabu haline dönüştürülmüştür.

1987 ‘de Ziya Öztan “Ateşten Günler” adlı televizyon dizisinde Atatürk’ü Devlet Tiyatrosu Sanatçılarından Metin Belgin tarafından canlandırma cesaretini göstermiştir.

Ardından 1991’de televizyonda gösterilen “Samsun’a Uzanan Yol-İlk Adım” adlı yönetmenliğini Behlül Dal’ın yaptığı dizide Atatürk’ü Lemi Bilgin canlandırmıştır.

1991’de çekimine başlanan “Metamorfoz”un yönetmenliğini Feyzi Tuna yapmış, Mahir Günşiray ise Ata’yı canlandırmıştır. Bu kısa canlandırmalardan sonra, son olarak 1993 yılında çekimleri tamamlanan ve 1994 yılında gösterime giren “Kurtuluş” adlı yönetmenliğini Ziya Öztan’ın yaptığı televizyon dizisinde Rutkay Aziz, Mustafa Kemal Atatürk’ü gerçek anlamda

tüm film boyunca bir kahraman olarak canlandırmıştır.

Ata’mızın sinemadaki gösteriminin son yıllardaki en iyi iki örneği, Son Osmanlı Yandım Ali (Mustafa Şevki Doğan, 2007) filmindeki Alican Yücesoy ve Dersimiz Atatürk (Hamdi Alkan, 2010) filmindeki Halit Ergenç’tir.

 

Sizce hangisi en Atatürk? Rutkay Aziz mi, Alican Yücesoy mu, Halit Ergenç mi?

 

Dileriz tüm dünyaya seslenecek, Büyük Ata’yı tüm dünya vatandaşlarına tanıtacak bir sinema filmi de çekilir ve başarılı olur.

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir