ŞİRSEVERİN GÜNLÜĞÜ/ ALİ TURMUŞ – Zekeriya Çavuşoğlu

Share

Ali Turmuş, emekli edebiyat öğretmeni. Kocaman bir şiir tutkunu. Yaşamı­nın en renkli ve yaşanası yanı bu tut­kusu galiba. Belleği geniş, ezber yeteneği ina­nılmaz.

Geçirdiği ağır bir rahatsızlık sonucu akciğerlerinden birini masada bırakmış. Diğeri de arada bir varlığını hisset­tiriyor. Ameliyata gir­meden önce hali içler acısı. Kendi deyi­miyle, kendin­den geçmiş bir du­rumda; ama söyle­nenleri de hayal meyal duyu­yor. Kendisiyle ilgile­nen dokto­run, yüzde yirmi yaşam şansı var, sözleriyle sarsı­lıyor ameli­yat masasında. Ne beyni ne de kalbi rıza gösteriyor bu umut­suzluğa. “Daha yaşana­cak ve görecek nice günler, nice sa­atler var…” diyor kendi çaresiz isyanıyla. “Ölme­yeceğim!..” diye ünleyerek, sessiz çırpınışla­rıyla diren­cini diri tut­maya çalışı­yor. Ölüme kafa tutuyor bir ba­kıma. Öldürmeyen Allah öldür­mezmiş, ölüme bir göz kırpıp geri dönüyor.

Bede­nim yan yatmış, batık bir gemiye dönmüş, omuzla­rım yitirmiş dengesini, kal­bim sağda atıyor, ne önemi var? “ diye söz etmişti kaleme aldığı bir yazı­sında. Bazen hepimizin gemilerinin de bir anda bat­tığı olmaz mıydı? Onun da öylesine işte. Onca yıl yaşa­dığı acıların, çilelerin ve bir aralar içine çöreklenen ölüm kokulu kor­kuların yurdu değil miydi bu soluk yüz, bu incelmiş ve de zayıflamış beden. Bedeninin o çe­lim­siz, zayıf ve iğreti görüntüsüne (Bu bi­raz da içi­nin tam zıddı bir durumdu) rağ­men alt dudaklarının üstüne kadar uzanıp ha­kimiyet kuran, tek tük ak­larla har­man­lanmış, uzun, kalın bıyıkları, de­nilebilir ki, onca yıkık duvar altında (kendi söyle­miyle) ayakta kalabilen koca bir kale burcu gibi görkemli ve saygı uyandı­ran bir görünüme sahipti.

Yüzü incelmiş, avurtları çökmüş, gözleri yuvalarına çekilmiş gibi görünse de, saçla­rına ufak tefek aklar düşmeye başlasa da bütün bu görüntünün aksine, o, yaşa­mın en savaşkan ruhunu bedeninde taşı­yordu.

“Yaşıyorsam varım, aksi halde yokum…” felsefesine sarılarak tutunuyordu yaşama. Artık ertelemek yoktu zamanı. Tüm güzellikleri sermiş yaşam sofra­sına, teklifsiz, beklemesiz, doyumsuz bir istekle; ama zamanı da gıdım gıdım yaşayarak tadımlıyordu.

Geçmişimle ilgili hiçbir şikâyetim yok yaşamaktan yana. Bir aptallığıma ya­narım, o da günde iki paket sigara içmem yıllar boyu… Onun da cezasını çok ağır ödedim ve hâlâ da ödemekteyim.” diyor

Ya­şam onun için bir başka şimdi. Daha değerli daha yaşanası ve daha an­lam dolu. Sı­kıntılı günle­rinde şiire sarılıyor. Şiirler oku­yor, şiirler ezberliyor. Za­manla binlerce dizelik ezberin canlı belleğine sa­hip oluyor. Artık bu yaşam onun için bir şiir gibi. Bu yüzden tüm duy­gularını şiirler aracılığıyla ifade eder oluyor. Şiir onun için bir yaşam kaynağı ve o, bu kay­naktan kana kana içip bu güne kadar far­kında olama­dığı tüm güzelliklerin tadına doyasıya varıyor.  Yaşama, böylesine aç ve tutkulu bakış açısı tüm yakıcılığıyla, tüm yürek doygunlu­ğuyla dökülüyor özlem ve istek kokan duygulu satırlara. Bizler, çok beğendik, desek hemen itirazı ardından yükseliyor:

 “Beni şairden, yazardan saymayın. Ben sizin gibi değilim. Şiir sevicisiyim. Ezberle­me­sini ve okumasını severim. Yazdıklarımı sorarsan da basit bir iç döküş say de­rim.”

Ne desek, ne anlatsak boşuna, onca şiiri ezberlemek bir yana, onları derleyip dü­zenle­yerek sahnelemek bambaşka bir yetenek. Değme sahne sanatçısı onun eline su dökemez bu konuda.

Gelelim iç dökme söylemine. Doğrudur, yoğun duyguların en ince imbikler­den, sa­yı­sız damıtımları sonucu dolup taşarak satırlara aktarılmasıdır bu sözler. Anlatım, şiirden de öte şiirdir. O düzyazı niyetine diyor; ama basbayağı şiirdir işte. Duygular, satırlara aktarılırken sevginin, özlemin, acı ve hüznün; yaşama sınırsız sarılışın; ölüm duygu­suyla hem iç içe ya­şamanın hem de öteleme çabasının en arınık en yakıcı en derin duygulanışı olarak aktarılır satırlara. Satırlar baştan ayağa alev alır yanar.

Bu şiirsel anlatım nice ozanın duygudaş dizeleri ile bütünleşir daha sonra. Aynı tema, aynı duygu ve aynı düşünce sayısız ozanın şiirlerinden derlenen şiir parçalarıyla bir başka dünyaya taşınır. Şiirler mi onun söylemini bütünler; yoksa o mu o şiir parçalarını bütünler bilinmez.

Okuyucu,  Ali Turmuş denen duygu yüklü yüreğin sesini büyük bir duyarlı­lıkla sindi­rirken, ülkenin çok önemli şairlerinden şiirleri de onun yazılarında yan yana ve el ele, bir arada görür. Şiiri sevenler ve şiire önem verenler için ne büyük bir nimettir bu. Ya­zıda, en az sekiz on şairden örnek dizeler aktarıp yoğun duygularla çalkanıp duran o duyarlı yüreğinde harmanlayarak kendini ve o güzelim şiir parçalarını bir potada eritmek ve satırlara dökmek ne kıskanılası ne ustaca ve de ne tadına doyum olmaz bir eylemdir.

Hani, sözün sonuna nokta koymak, deyimi vardır ya… Nokta dedimse küçümsemeyin, boyuna posuna bakıp da yoktan saymayın onu. O nokta, sözün hem anahtarı hem de gerçekten söylenmek istenene açılan en önemli kapısıdır. Ali Turmuş, diyeceğini der, yorgun sözlerini küçücük bir şiir parçasıyla nihayete erdirir. Şiir onun yazılarında sözün son noktasıdır.

 

Bedenimin ruhuma dar geldiği anları yaşadım, çağrışımlarla gelen yabancı yağ­murlarda ıslandım, ödünç hevesler tattım, ıslık çaldım sorumsuzca ve gün geldi eksildim, azaldım; yarım adam oldum… Dokundu, omrüm uzadı, baktı nefes aldım ve gülüşüyle yeniden yürümeye başladım yollarımı. O zaman dedim ki:

“Ölsem ayıptır, sussam tehlikeli

  Çok sevmeli öyleyse, çok söylemeli” (Metin Altıok) Sayfa:7

“Her birinin güzelliği ayrı; tadı, rayihası… Her birinin havası başka, okşayışı farklı… hissettirdikleri, çağrışımları bin bir çeşitÖylesine aşk, öylesine özgürlük; fırtına, barış, hiddet, tebessüm, vefa, dostluk, iliklerime kadar doyum, sıcaklık dolular ki… Aman illa ki aşk ve özgürlük…

Bu şairler sevgililerden beter

 Nedir bu adamlardan çektiğim”

Diyor ya Orhan Veli… şairler tamam da ya şiirleri?

 

“Bir yer var biliyorum

 Her şeyi söylemek mümkün

 Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum

 Anlatamıyorum”

 Yaşamın işleyişinden, yalanlarından dolanlarından, ülkenin sorunlarından, açlıktan, yoksulluktan ya da toplumsal sorunların sinir bozucu çınlamalarından habersiz midir Ali Turmuş? Öyle ya, yazıları hep yaşamın güzelliği, yaşanması gerektiği, aşkla, coşkuyla sarıl­manın, mutluluğa bir adım daha yaklaşmanın üzerine değil midir? Bunu böylesine algılayıp kendini yeren bir dostuna kırılır.

Sağ olsun, eskimeyen bir dost, bir arkadaş yazımı okumuş, aradı.  Ali Hoca dikkat et, ‘Ke­çiyi yardan uçuran bir tutam ottur.’ dedi. Daha çok şeyler söy­ledi, çok şey düşün­dürttü de bu­rada hepsi söylenmez.

Yapma dedim, “Ben hep meyvelere ve kadınlara dair” bir adam değilim. Hatta sen­den ve çoğu­nuzdan daha hassasım… Şair değil ama şiir ruhluyum. Yaşamın “far­kında” olduğumca yaşa­dığımı bilecek kadar tecrübeliyim… Gezi’den Reyhanlı’ya, Mursi’den Sisi’ye, Ker­kük’ten Sin­can’a, Şırnak’tan İmralı’ya, muhalefet­ten ikti­dara veeee “İp ileri demokrasimi­zin…” Her şey­lerin farkındayım sevgili dostum, dedim. Kim bi­lir, ne haldeyim? Biri­kiyor insan. Dedim ya, ya­şıydı, mevsimiydi, özlemiydi, ölüm korkusuydu, nur topu gibi bir şehvetiydi… Bir günde kaç ak­şamım oldu­ğunu sen nerden bileceksin ?”

Oturduğu sandalyeden biraz kaykılıyor. Sağ eli kalbi­nin üzerinde. Hafif hafif masaj yapıyor. Bi­raz kırgın­lık, biraz sağlık sorunu, derken soluk soluğa kalmıştı.

Bu aralar yine göğsüm sancıyor. Nefes alıp verir­ken oksijene doyamıyo­rum. As­lında evde oturup din­len­mem gerekir; ama içim bunalıyor. Yaşamdan uzak, öyle bir başına..

Boş ver, yorma kendini diyorum.

Garsondan su istiyor. Gelen sudan birkaç yu­dum al­dıktan sonra kısa ara­lıklarla derin ne­fesler alarak nerdeyse üçte ikisini ameliyat masalarında bıraktığı akciğerleri­nin kalan son parçasını ra­hatlamaya çalışıyor. Benim de nefesim kesiliyor. Aynı sıkıntıya tut­sak ediyorum kendimi. Nefes­siz kalmanın ortak sıkıntısını ikimiz de yüreği­mizin derinliklerinde duyumsu­yoruz sanki…

Dostum, diyorum, sen yazını yazacaksın. Senin neler anlat­mak istediğin artık önemli de­ğil. Önemli olan kimin ne kadarını alabileceği­dir. Ben yazını oku­du­ğumda uçurum kenarın­daki otun peşinde didinen keçileri görmedim.

Aşkın, özlemin, yaşama sevincinin ya da alabil­diğine sere serpe duyguların şiirlerle harmanla­narak kaleme alınmasının neresi kötü olabilir?

Eskimeyen bir dostum, dediğin o kişi hakkında ne di­yebilirim ki?  Anlattık­larına ba­ka­rak bir yorum yap­mam gerekirse, çiçek bahçesinde tı­kınarak karnını doyur­maya çalışan inek­ler gör­düm orda. İneğe göre çiçek, tadı doyumsuz bir yiye­cektir. Böyle düşündüğü için ineğe gücenil­mez. Onun da algı gücü o kadardır.

“Aslında yorgunluğum dağ gibi birikti. Etra­fıma, in­sanlarıma, ülkeme bir bakı­yo­rum, baştanbaşa yalan, ikiyüzlülük, talan almış başını gidi­yor. İki kilo pi­rince, üç kuruş pa­raya, bir san­dalyelik makama takla atan insanları görünce inan kah­roluyorum. Benimki bir kaçış yani. Elimden hiçbir şeyin gelmeyeceğini bile bile, kaçmayıp da ne yapacaktım sanki? Bana son bir Tanrı armağanı olarak sunulmuş ve de ne za­man, nerde, ne biçimde sona erece­ğini bilemeyeceğim bu yaşam dilimini nasıl harcarım bu kurtlar sofra­sında. Yiyenler, yeme­yen­ler, kemikçiler, yalakalar, sonradan görmeler, yol­dan gitmeye çalışanlar, yo­lunu terk edenler; herkes, herkes halinden memnun. Bana ne olu­yor ki?

Anlayacağın kaçıyorum o dünya­dan… Korkak de, dönek de, duyarsız de… Her ne dersen de, umurumda değil. Kendini bu kadar sakına­rak yaşamak bana göre değil arkadaş. Acıdan kork, yalnızlıktan kork, kalaba­lıktan kork, aşktan kork, mik­roptan kork, el alem ne der, diye kork… Ben bunlar­dan sıyrılmak istiyorum. Artık istiyorum ki her yerim gü­zelliklerle dolsun. Gönlüme yağmasa da gözlerime yağar nasılsa diye. Yaşamı her ne güzelleştiriyorsa ben onun ardındayım arkadaş.. Bu can bu bedende ol­dukça ne güzelden ne de güzellikten vazgeçece­ğim. Hem ne­den vazgeçe­yim ki ? Sevgi insanı güzelleştiriyor, gençleştiriyor, gü­lümsetiyor, in­san ediyor.”

Soluk soluğa kalmasına aldırmadan sonunu ge­tiriyor konuşmasının. Onun yerinde ol­sam? Sahi ne yapar­dım onun yerinde olsam?  Böyle­sine bir yaşama tut­kusu, za­manın her sa­niye­sini hemen o dakika, o an bitecekmiş gibi doya­sıya yaşa­yabilme isteği… Ne ka­darını ba­şarabi­lirdim bilmem; ama be de öyle yapar­dım, diyo­rum kendi kendime.

Yoruldun, diyorum.

Olsun, yoruldum ama içimdekileri serdim ortaya. Hiç yoktan kalbimin yü­künü biraz ha­fiflettim.

Çay içelim mi birer tane daha?


Olamaz mı yani? Kim bilir hangi haldeydim?..Birikiyor insan.Dedim ya, yaşıydı, mevsimiydi, özlemiydi,sevdasıydı, ölüm korkusuydu, nur topu gibi şehvetiydi… Bir günde kaç defa akşamım olduğunu nerden bileceksiniz?..Sahi, C.Tanyol gibi:

Olamaz mı yani? Kim bilir hangi haldeydim?..Birikiyor insan.Dedim ya, yaşıydı, mevsimiydi, özlemiydi,sevdasıydı, ölüm korkusuydu, nur topu gibi şehvetiydi… Bir günde kaç defa akşamım olduğunu nerden bileceksiniz?..Sahi, C.Tanyol gibi:

Böylesine benzersiz bir güzelliğin yalnızca internet sayfalarında yok olup gitmesine gönlüm razı gelmedi. Her ne kadar ikna etmeye gayret etsem de adamda Karadeniz inadı ta­van biçimde. Nuh diyor, peygamber demiyor.

Bir gün dayanamadım facebookta paylaştığı yazılarını toparladım bir güzel. Kitap formatına getirip bir güzel de kapakladım bu yazıları. Sonra da fotokopicide kitap formatına sokturdum bu yazıları. Gören yeni yayınlanmış bir kitap sanacak kadar sahiciydi çalışmam. Bu arada Ali Turmuş aradı beni. Birazdan yanına geleceğimi söyleyip her zamanki oturduğu­muz kafeye doğru yola çıkmıştım. Kafeye geldiğimde Birkaç arkadaşıyla bir masada söyleşir bul­dum Ali Turmuş’u. Hoş beş derken bir fırsatını bulup kitabı masanın üzerine atarak: “Yeni kitabıma bir bakın hele nasıl olmuş?” dedim. Kitaba ilk uzanan Ali Beydi. Kitabı çevirip ön kapağına bakınca bizimkinin dili tutuldu sanki. “Ula, bu benim ya!..” diye bir ünlemesi vardı ki sormayın.  Mutluluğunu görünce içim açıldı. “Aha, onun da kanına girdi bu zehir. Artık kurtuluşu yok, bizimle o da kitaplılar kervanına dahil olacak ve de her kitabın ardından yeni­lerine yol verecek.” diye söylendim. Nitekim, yıllardır yola koyamadığım Ali Turmuş’la ni­hayet ki­tabını yeniden derleyip toparlayarak basılacak kıvama getirdik. Nasip Abdulkadir Budak’ın Yazılı Kağıt Yayınlarına imiş. “Bir Varmış Bir Yokmuş” diye adlandırdığım kitap bu yayınevinden “Şiirseverin Günlüğü” adıyla okuyucularıyla buluştu.

 

*ŞİİRSEVERİN GÜNLÜĞÜ/ Ali Turmuş, Yazılı Kağıt Yayınları/ Nisan 2018/ 252 sayfa.

 

 

 

 

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir