Umutla Tüketilen Bir Ömür: Tatar Çölü

Yazarımız Dino Buzzati, yirminci yüzyılın ilk yıllarında, 1906’da,İtalya’da doğar. Gazetecilik yapar. İlk romanı olan Tatar Çölü (Il deserto dei Tartari)’nü 1940 yılında yayımlar. Ancak yazarın adının duyulması, bu kitabın 1949’da “Le Desert des Tartares” adıyla Fransa’da yayımlanmasıyla olur. Roman dünya çapında bir üne kavuşur ve yaklaşık 20 dile çevrilir, 20. yüzyıla damgasını vuran kitaplar arasında yer alır. Ancak kitabın etkileri devam ediyor. Günümüz insanına da hitap etmeyi başarıyor yazar, başarılı tahlilleriyle. Tatar Çölü, 1976 yılında yönetmen Valerio Zurlini tarafından beyaz perdeye uyarlanmış.  Bu sıralarda ise, İstanbul’da yeni bir versiyonu tiyatro olarak oynanıyor. Tatar Çölü, eskimeyen, dinamik, bizimle beraber yaşayan bir kitap. Abarttığımı düşünebilirsiniz, ancak okuyan herkesin kendinden bir şeyler bulacağına eminim.

“Çünkü hava karardı, barbarlar gelmedi.

ve sınır boyundan dönen habercilere göre,

barbarlar diye kimseler yokmuş artık.

Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?

Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.”

Kavafis / Barbarları Beklerken

***

Yazar Mehmet Eroğlu, seminerlerinden birinde şöyle diyordu: “İnsanlar ikiye ayrılır: Tatar Çölü’nü okumuş olanlar ve okumayanlar.” Ben de bu söz  üzerine okumaya karar vermiştim Tatar Çölü’nü. Ömrünü heba eden bu insanların hikayesinde kendimden bir şeyler bulacağımı bilmiyordum.

Tüm gençliğini, koca bir ömrü, bir umudu bekleyerek tüketenlerin hikayesi Tatar Çölü. Tüm ömrü bir umudu bekleyerek tüketmek ve tam gerçekleştiğinde ise… Hayatın en büyük gerçeğiyle karşılaşıyor olacaktır Drogo.

Harp Akademisi’nden mezun olup teğmen çıkan Giovanni Drogo, ilk görev yeri olan Bastiani Kalesi’ne gitmek üzere yola çıkmadan önce üniformasını giymiş, gaz lambasının ışığında aynada kendisini seyretmektedir. Ancak ilginçtir, sevinçli değildir yeni yetme teğmenimiz.  Hâlbuki “yıllardan beri, hep bu anı, gerçek yaşamın başlayacağı bu günü beklemiştir.”

Hepimizin hayatında, ‘gerçek yaşam’ı beklediğimiz anlar saklı aslında. Gerçek bir yaşama doğduğumuzu, gerçek bir hayatı yaşamaya devam ettiğimizi unutup, beklentiler içinde, belirsiz bir geleceğin karanlık sokaklarında arıyoruz gerçek yaşamımızı. İçinde bulunduğumuz anın içinde saklı olduğunu unutuyoruz.

Teğmen Drogo, ilk görev yeri olan Bastiani Kalesi’ne doğru yola koyulur. Kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerde, Tatar Çölü’nün hemen kıyısında, çok önemli olduğu söylenen bu sınır kalesinde önemli işler yapacağının hayalini kurar.

Yolda Yüzbaşı Ortiz’le karşılaşır genç teğmen. Ortiz, kırklı yaşlarında, on sekiz yıldan fazladır kalede görev yapan bir subaydır. Teğmen Drogo’nun yaşlanmış halidir aslında Yüzbaşı Ortiz. Tıpkı kaledeki diğer subaylar gibi o da, uçsuz bucaksız çölden gelecek bir Tatar saldırısını beklemektedir. Düşmanla çarpışıp şanlı şerefli bir asker olmanın beklentisi içindedir. Teğmen Drogo daha ilk günden buradan tayinini aldırmanın yollarını düşünür. Ancak parlak bir asker olmanın hayali ona kariyerine zarar vermemek için bir müddet de olsa bu kalede kalmasını telkin eder.

Kaledeki ilk günün sonunda, tanışma faslı bittikten sonra odasına çekilir Drogo ve düşüncelere dalar : “Şimdiden kendisini tamamen unutmuşlardı… Bu uzun gece boyunca hiç kimse ziyaretine gelmeyecek; bütün kalede, hatta sadece kalede değil tüm dünyada tek bir insanoğlu kendisini düşünmeyecekti; herkesin kendi meşguliyeti vardı, herkes kendi kendine zor yetiyordu, hatta annesi bile, evet, belki de annesi bile şu anda başka şey düşünüyordu, tek oğlu Giovanni değildi, bütün bir gün onu düşünmüştü, şimdi sıra biraz da ötekilerdeydi.” (s. 33)

Durmadan damlayan sarnıçtan gelen sesler yüzünden uyuyamaz Drogo. Sonrasında alışır ama. Su sesi onu rahatsız etmez olur. Uykularını kaçırmaz. Kaleden ayrılacağı zaman ise yeniden duyar, ilk gecelerde onu uyutmayan sarnıcın sesini. “Alışılan gürültü içten içe çürütüyor.” diyor Ali Ural, bir yazısında ve Teğmen Drogo’nun içine düştüğü hali şöyle anlatıyor: “Su sesi bile rutin damlalardan çıktığında uykusunu kaçırıyor insanın. Yeter ki alışmasın. Dino Buzzati’nin Tatar Çölü romanını hatırlayın bir. Giovanni Drogo’nun Bastiani Kalesi’nde geçirdiği ilk geceyi. Durmadan damlayan bir sarnıç yüzünden uyuyamasa da Drogo, birkaç gece sonra o sese alışıp duymaz hale geliyor su tıpırtılarını. Ta ki yıllar sonra o kalede geçirdiği son geceye kadar. Ancak ayrılmaya karar verdiğinde duymaya başlıyor yeniden o sesi. Hapsolduğumuz gürültü kalesinden kaçmaktan başka çare yok. Alışılan gürültü içten içe çürütüyor.”

Gitgide kalenin ve Tatar Çölü’nün o büyülü cazibesine kapılır Drogo. Tıpkı kaledeki diğerleri gibi. Birkaç kez gittiği şehir hayatına uzak kaldığını anlar. Eskisi gibi değildir arkadaşları bile. Yabancılaşır şehir hayatına. Ve o da düşmanı beklemeye başlar. Uçsuz bucaksız çoraklığını gözetler çölün, dürbünüyle. Tatar Çölü de onun hayatı ve hayalleri gibidir aslında. Kurak, çorak, yeşermeyecek… Bastiani Kalesi’ne kaçıyor aslında Drogo. Onunki bir saklanış hikayesi. Kendi korkularından, zaaflarından, önemli biri olma arzularından kaçış.

Bir pelerin diktirmek için kalenin terzihanesine gider Drogo. Orada, alay terzisi Prosdocimo’nun yardımcılarından biri uyarır onu: “On beş yıl teğmenim, on beş lanet olası yıldır burada ve hala o en bilinen hikayeyi anlatıp duruyor: Ben geçici olarak buradayım, her an gidebilirim… Halbuki asla gidemeyecek… O, alay komutanı albay ve daha pek çoğu ölene değin burada kalacaklar; bu bir tür hastalık, dikkatli olun teğmenim, siz ki yenisiniz… İlk fırsatta gidin, onların çılgınlığına yakanızı kaptırmayın.”

Ama kaptırıyor kendini teğmen, kalenin cazibesine… Yıllar geçiyor kalede, yıllar birbirini hızla takip ediyor, hızla tüketiyorlar; kaleye genç bir teğmen olarak adım atan Drogo’yu. Büyük bir umutla, tutkuyla düşmanın geleceğini günü bekleyen Drogo, 30 koca yıl geçiriyor bu bekleyişle. Artık elli dört yaşında, karaciğer hastası Binbaşı Drogo olup çıkıveriyor karşımıza. “Beklediğime değmiş!” diyebileceği bir olaya tanıklık edebilmek için, kendisi de dahil, kaledeki askerlerin yıllarını nasıl harcadıklarını fark eder, şöyle düşünür Drogo: “Onların talihleri, serüven, herkesin yaşamında en az bir kez çalan o mucize anı kuzeyden gelecekti. Zamanla gitgide belirsizleşen bu uzak olasılık uğruna koskoca yetişkin adamlar yaşamlarının en güzel bölümünü burada tüketiyorlardı… ya gerçekte bilincine varamadıklarından ya da sadece ruhlarının kıskanç çekingenliğiyle birer asker olduklarından, hiç sözünü etmeksizin aynı umutla yaşıyorlardı.”

Beklemiştir, 30 koca yıl boyunca beklemiştir. Ve tam da beklediğine değeceği sırada, düşmanın geleceği sırada, hasta olduğu için kaleden gönderilir Binbaşı Drogo.

Bir ömrü, bir bekleyişin uğruna, içten içe gerçekleşmeyeceğini bilerek de olsa, tüketmenin hikayesi Tatar Çölü. Herkesin bir Tatar Çölü, bir Bastiani Kalesi var aslında içinde. Bir gün gerçekleşeceğini umarak ne çok şeyi –belki de boş yere- beklediğimizin farkına vardıran bir hikaye Drogo’nunki. Belki alışkanlıkların, tembelliklerin konforundan vazgeçmemek için bekliyor insan, belki de yaşama gücü bulabilmek için bekliyor, beklemeyi öğreniyor. Sonunda, elinde kalacak olanın harcanmış bir gençlik, heba edilmiş bir ömür, asla gerçekleşmemiş ve gerçekleşmeyecek hayaller olacağını bildiği halde bekliyor. Drogo’yu okurken kendimi okudum aslında. İçimdeki Tatar Çölü’nün, Bastiani Kalesi’nin varlığını keşfettim; ‘önemli biri olma çabasının’ verdiği bekleyiş ve umutla inşa edilen ‘önemlilik hapishanesi’ni… Ve belki de dersler çıkardım, Drogo gibi olmamak için. Bir bekleyişin peşinde heba edilmiş bir hayatla baş başa kalmamak için.

Tatar Çölü, kitabın arka kapağında da yazdığı gibi, hayatın anlamını ve insanın kaderine teslim oluşunu sorgulayan, çağımızın en önemli eserlerinden biri. Yolu İstanbul’a düşenler de Tatar Çölü’nün daha önce denenmemiş bir versiyonunu izleyebilirler.

 

Sinan Çeçen

Beğene bileceğinizi düşündüklerimiz...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir